Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

14:51, 04 Haziran 2020 Perşembe
ADAP VE EDEP 1                      BÖLÜM: (1/3)
ADAP VE EDEP 1

ADAP VE EDEP 1 BÖLÜM: (1/3)

Edeb bir taç imiş nuru hüda’dan. Giy o tacı emin ol her beladan.


Edeb bir taç imiş nuru hüda’dan.

Giy o tacı emin ol her beladan.

Hazret (k.s) İhlâs, Edeb ve Muhabbet konularından bahsetti:

Bu sohbetinde Mevlana Halid’i Bağdadî (k.s) Hz. nin tavsiyelerinden bize nakletti. Feyiz alabilmek Mevlâ’dan gelecek sevgiyi kazanmanın esası iki şeye bağlıdır. Ve bazıları üç şeye bağlıdır dediler. Birincisi: İhlâs İkincisi: Edeptir.Çünkü Allah (c.c) dostları (denilen iç âlemleri feyiz ile dolu takva sahibi kullar ve Peygamberler) den feyiz elde etmek, ancak onların kalblerinden olur (alınabilir).

Şimdi (böyle olduğu halde) bir mürit ki, onun kalbi ihlâs elbisesinden soyulmuş ihlâs bulunmayıp,

Ya da Allah (c.c) dostları hakkında edebe zıt hareketi varsa, bu durumda o müride o zatların feyizle dolu iç âlemleri meyletmez (ne feyiz gelir, ne de insanları severler).

Üçüncüsü: Allah (c.c) dostlarıyla muhabbet etmek ve onları örnek kabul etmektir. Çünkü muhabbet, feyzin çokluğuna ve son derece artmasına sebeptir.

Şu halde bir müritte söylenen üç şey ihlâs, edep ve muhabbet ne kadar çok bulunursa, Hiç şüphe yok ki elde edilecek feyzinin de o kadar artacağı kesin ve tam bilinen bir şeydir.Ve denildi ki: Feyzin elde edebilmenin birinci şartı, Kâmil Mürşide muhabbet beslemek ve onu örnek kabul etmektir. Ayrıca bu sevginin yapmacık ve zorlamaksızın, doğruluk gayri samimi olmaması ve gösterişten uzak ve şüpheden de uzak olarak bilmek gereklidir. Çünkü söz konusu muhabbet, müridin iç âleminden mürşidin içine akan, manevi bir nehirdir ceryana benzer. Mürid onun sayesinde Mürşidinden devamlı olarak feyiz alabilme imkânını elde bulundurur. Bu manevî nehrin ve feyzi’nin genişliği, müritteki muhabbetin az veya çokluğuna bağlıdır. Çünkü bazen muhabbetin coşması artması anında o manevi nehir, deniz gibi olup müridin kalbi, Mürşidin tarafına teveccüh eder. Hatta bu muhabbetin çokluğu sebebiyle kalbini mürşidine yönelten mürid, şeyhinde fani olup diğer bir ifadeyle, kendini özellikle, iradesini bir tarafa bırakan müridin kalbine aynanın karşısına geçen bir kimsenin aynada görünmesi gibi mürşidinin bütün halleri bir anda müridin kalbine aksetmiş olur.

Tasavvufî terbiyede önemli bir yer tutan muhabbet; Diğer iki emri yani edep ve ihlâs sahibi olmayı da gerektirir. Çünkü seven bir kimse, sevdiğine karşı edebe riayet saygılı olmaya ve ihlâsta samimi olmaya devam etmiştir. Seven kişilerin sevdiğine karşı yaptıkları fedakârlık bunun bariz delilidir.

Nitekim sadatlarımız (k.s) bu konuda) demişlerdir ki:

“Bir şeyi aşırı derecede sevmen, o şeydeki kusurlara karşı senin gözünü kör ve kulağını Sağır eder.”

Buna göre seven kişi, sevdiğinde kusur ve eksiklik aramaz ve göremez ki, aksi takdirde sevgisinde samimi olmadığını gösterir ve böylece kendisinden ihlâs ve yakin (hakiki İman) yok olur.

Ve yine bilinmelidir ki; aslında ihlâslı olmak, Allah (c.c) yolunda olanlara karşı muhabbet beslemek ve saygı ve hürmetkâr olmak, hakikatte yüce Allah (c.c) tarafından kulun kalbine feyiz ihsan olur. Zira her bir makama lâyık ve ona uygun edep vardır. Tasavvuf ise, bir edepler tertibi ölçüsüdür.

Şimdi böyle olduğu halde bu hususta tam gayret, belki Cenab-ı Allah’tan (c.c) kalbe akan ilham ve yardım gerekir“Edeplerin cüzlerin kısımları, kitaba sığmayacak kadar çoktur” denilmesi buna bağlıdır.

Tasavvuf erbabı olan sadatlarımız (ks): “Tasavvuf tamamıyla edepten ibarettir.” Buyurdular.

“Tamamına ulaşılamayan şeyin hepsi de terk edilmez” sözünün ifade ettiğince edep çeşitlerinden bazısını zikreden geçmiş sadatlarımızın büyüklerine tabi olmamız gerekir.

“Allah’u Teâlâ (c.c), doğru yola yani hidayet isteyeni –hidayet edicidir.”

Ey hidayete talip olan kişi! Allah’u Teâlâ (c.c) beni ve seni, sevdiği ve razı olduğu şeye muvaffak etsin. Bizi ayıplanacak ve helak edecek işlerden muhafaza etsin. Âmin İnşaallah.

Bilinmelidir ki; Mürşide karşı gösterilmesi gereken edepler, sekiz kısma ayrılır:

1.Niyet edebidir.

2.Rabıta ve Şeyhin hizmetinde bulunma edebidir.

3.Mürşidin huzurunda bulunma edebidir.

4.Mürşit ile konuşma edebidir.

5.Mürşidin işlerinde hizmet edebidir.

6.Feyiz alabilmek için kalbin hazırlanması, ihlâsın keyfiyeti ve talep edebidir.

7.Virt. Manevi vaziyeti ve hatme-i hacegân edebidir.

8.Sülûk. Allah’a giden yolu tutmak ve nefis ve şeytanla mücadele edebidir.

İnşallah şimdi bu (konuları) sıra ile (ele alarak) tafsilatlı olarak (genişçe) beyan edelim.

Hazret (k.s) bu sohbetinde: Niyetin Edebi konusundan bahsetti:

Niyet, kalbin yapmak istediği bir amele meyletmesidir.

Niyetin yapılış şekli şöyledir:

Niyet; Sadatlarımızın (ks) ifade ettiği gibi, dinin asıllarından olan en büyük şarttır.

Bütün ibadetlerde bulunması gereklidir. Amellerin kabul olabilmesi için niyet şarttır. İbadetler, yapılış niyetlerine göre değerlendirilirler. Bununla ilgili olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hutbe esnasında: “Ey insanlar! Ameller ancak niyetler iledir” diye buyurmuşlardır. Her ne kadar senedi zayıfsa da bir hadisi şerifte şöyle buyruldu: “Müminin niyeti, yapacağı amelinden daha Hayırlıdır.”

İmam Şafiî (r.a): “ Niyet, yetmiş kısma girer.”buyurmuştur.

Ve yine Resulullah Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki:

“Ancak her kişi için kendisinin niyet ettiği şey vardır niyetine göre karşılık verilecektir.”

Öyleyse her kimin hicreti amacı ve niyeti Allah (c.c) ve Resulüne (s.a.v) olursa, o kişinin hicreti.  Ecir ve sevap bakımından “ Allah (c.c) ve Resulünedir. (s.a.v) Ve her kimin de hicreti, nail olacağı dünyalık bir menfaat veya evlenmek üzere bir kadına kavuşmak için olursa, onun hicreti, hicret ettiği şeyedir yani, onun için o şeyden başkası meydana gelmez. Niyetinden başka bir karşılık alamaz

Yine İhlâsız bir niyetle yapılan amel ve ibadetler,

Yüce Allah’a (c.c) manen yaklaşmaya hiçbir zaman vesile olamaz. Bu durumda herhangi bir işe başlarken her şeyden önce samimi bir niyet ve ihlâsın bulunması her şeyden lüzumlu, her işte daha önemli ve her şeyden daha öncedir.

Çünkü niyet halis, yani Allah (c.c) rızası için olmazsa, o işten herhangi bir sevap beklemek mümkün değildir.

Mürit her şeyden önce daima ihlâs ve samimi bir niyet Üzerine olmalıdır.

Ta ki mürit, birçok şey’i elden kaybetmesin ve bilakis Allah’u Teâlâ’dan uzaklaşmasın, yakınlaşsın, Allah’ın  (c.c) rıza’sı da, Allah’ın  (c.c) azabına ve gazabına dönüşmesin. Nitekim riyakârların. Amelleri gösteriş için yapanların durumu gibi onlarda ecre ve sevaba ulaşamamıştır. İhlâs, her amelde vaciptir. Özellikle kalbî amelde en mühim ve lüzumlu olandır. Çünkü (onun) hakkında: “Kalbe ait amellerin bütünü niyettir” denilmiştir.

Hazret (ks) Rabıta edebi’ni şöyle açıkladı:

Rabıta edebi, mürşidin ruhaniyetine ve iki gözü arasına teveccüh etmektir. Çünkü "Onun hayal hazinesi iki gözünün arasıdır." Demişlerdir. Buradan şeyhinin ruhaniyetine nazar etmektir. Orası feyz kaynağıdır. Mürid bu suretle tazarru ( Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevazu ile yalvarmak)  ve niyaz ile tevessül( Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek.) ettiği halde, mürşidin ruhaniyetini iki gözü arasına dâhil etmeli ve oradan kalbe, kalbin derinliğine yavaş, yavaş indirmeli ve hayalinden kaybetmemelidir. Belki kendi nefsinden kaybedebilir. Zira kalbin derinliğinin sonu yoktur veSeyr-i İlallah daima kalben hâsıl olur. Maksad Zat-ı Bari’dir. Rabıta ise Seyr-i İlallah’a vesiledir.

Seyr-i İlallah: Allah’u Teâlâ’ya doğru olan yolda ilerlemek, manevî ilimde durmadan yükselmek. Seyr-i afakî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenmeyi) içine alan tasavvuf yolculuğu. Seyr-i İlallah ve seyr-i fillah yani Allah’u Tealanın beğendiği şeylerde fani (yok olmak) olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allah’u Tealanın rızası için yapma) elde edilemez.  Muhlislerin (ihlâs sahiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz.

Rabıtaya delil çoktur. Kitap, sünnet ve kıyas ile sabittir:

Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

Ona (Allah'a) yaklaşmaya vesile arayın! (Mâide- 35)

Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana (Resulallah’a) itaat edin! (Âl-i İmran: 31)

Hazret-i Sıddîk-ı Ekber (ra), bir gün Hazret-i Resul-ü Ekrem'e (sav)  şikâyette bulunmuşlar.  Helâda bile hayalîmden çıkmıyorsunuz." Demişlerdir. Resul-ü Ekrem Efendimiz den bu sebeple hayâ ederlerdi.

Yasak olan rabıta, yani vasıtayı gaye sanmak, ona takılıp asıl maksadı unutmaktır. Lâkin meşru rabıtada hal hiç de böyle değildir. Münkirler bunu anlamaktan acizdirler.

Mürşidin huzurunda Rabıta adabı birkaç tanedir:

1. Abdestli olmak,

2. Bütün günah ve kusurlarından ve gafletten 25 kere veya daha çok İstiğfar etmek,

3. Fatiha ve İhlâs-ı Şerif okuyup başta Resulullah (s.a.v) ve ehli beytinin mürşidinin ruhaniyetine hediye etmektir.

Bunu yola çıkmadan yapmak, yol esnasında kalbini mürşidin kalbine tam bağlamak, ihlâs ve muhabbet üzere, gayet tazarru ve kırık bir kalb ile olmasına dikkat ve riayet etmek ve mürşidinin ruhaniyetinin kendisi ile beraber olduğuna iman ve inancı tam olmasıdır. Çünkü ruhaniyet için yakınlık ve uzaklık, madde ve müddet yoktur.

Ruhaniyetin huzuru, müridin huzur-u kalbi ile beraberdir ve ruhaniyet göz açıp kapayacak kadar zamandan daha süratlidir. Belki makbul bir müritten, gerek uyanıklık ve gerek uyku halinde de mürşidin ruhaniyeti devamlı olarak ayrılmaz.

Mürşid maksuda vesile olduğu için, "Mürid Mürşidini, göz açıp kapayacak kadar zaman miktarı hayalinden çıkarırsa,Mürid olamaz!" Denilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v) devam-ı müşahedesine sebep olan haslet budur. Zira fena fiş-şeyh olmak, Resûlüllah’da (s.a.v) fani olmaya ve neticede fena fillâha ulaşmaya vesiledir. Bu sebepten bazı Evliyaullah demiştir ki: " Eğer Rasûlullah (s.a.v) bir göz açıp kapayıncaya kadar bizden uzak olsa, yani görünmese,  kendimizi Müslümanlar zümresinden saymazdık."

Ne kadar manalı bir söz! Resûlüllah (s.a.v) her yerde ve her zaman mana gözünün önünden ayırmamalı ve onun en ufak bir sünnetini de ihmal etmemelidir. İşte o zaman Müslümanlığın ne demek olduğu anlaşılır ve lezzetine doyum olmaz. Vesselâm.

Hazret (ks); Mürşidin huzurunda bulunma edebini şöyle anlattı:

Feyzin gelişi buna bağlıdır. Bu da iki kısımdır; Biri Zahiren. Biri de Bâtınendir.

Zahirdeki edep odur ki, mürid mürşidinin yüzüne bakmayarak, huzurunda boynunu bükerek durmalıdır: Sanki sultandan kaçan bir kölenin, sultanın huzuruna getirildiği gibi olmalıdır. Daima huşu içinde ve mürşidin emri ve izni olmadıkça oturmamalı ve bir sıkıntısı olsa bile.   Mürşidin izni olmadıkça kendiliğinden söze başlamamalı, cevap vermemeli, kalkmamalı ve Mürşidin huzurunda bulunanlarla konuşmamalıdır. Her ne kadar yaşlı olsa da, üstadının huzurunda konuşmaktan son derece sakınmalıdır.

Vah bu ahir zaman dervişlerine! Ne edep, ne de saygı var! Bazen ıslık çalacak kadar cüretkârlarına rastlanıyor. Şeyhin huzurunda lâubalî konuşmalar, seslerini yükseltmeler. Tenkitler, gıybetler görülen hallerdendir. Aman ya Rab’bi.

Âşık olan kimse sevdiğinden ayrı kalınca nasıl durursa, öylece durup mecliste olanlara kesinlikle hürmet etmemelidir. Zira müridin mürşidine sevgisi ve hürmeti, Allah için olduğundan, ona sevgisi ve hürmeti hakîkatte Hazret-i Allah’adır (c.c)

Huzurda gözlerini yumarak, feyz alabilmek için tazarru ve niyazla, mürşidin batınına yönelmelidir. Yani mürşidini Rasulallah’ın (s.a.v) vekili ve tasarruf ehli, ayrıca mürşidine olan muamelesi Rasulallah Efendimize (s.a.v) muamelesi gibi ola.

Rasulallah Efendimiz (sav)

«Âlimler peygamberlerin varisleridir.» HŞ.

« Kavmi içinde Âlim, ümmeti içindeki peygamber gibidir.» HŞ.

«Ümmetimin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibidir.» Buyurmuşlardır. HŞ.

Bu hadislerin hakikati odur ki; Ulema zahir âlimleri değil. İlmiyle amil olan ariflerdir.

İlmiyle amil olmayan âlimleri ise, kitap taşıyan merkeplere benzetmişlerdir. O halde amil olan âlim ile amil olmayan âlim arasında çok büyük bir fark meydana çıkmaktadır. Bundan dolayı ikincilerden aslandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bu hususta nakledilen hadis-i şerifler pek çoktur, pek de acıdır. Hatta ehl-i cehennemin bunlardan Allah’a (c.c) sığınacakları bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu fena akıbete düşmekten emin buyursun. Âmin. İnşallah.

Huzurda olan edep odur ki; Mürşidin huzuruna varınca kalbi gafil olmasın veyahut kalbinde çeşitli hatıralar, vesveseler veya imtihan, itiraz, nefsinde muhabbetsizlik gibi kötü bir şey bulunmasın. Zira bunlardan birisi veya hepsi,  mürşid nazarından, gözden düşmesine neden olur. Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri vardır. Ve denilmiştir ki: " Mürşidin gözünden düşmek, yedi kat gökten yere düşmekten daha beterdir. Yani gökten düşmek, mürşidin gözünden düşmekten daha hayırlıdır." Denilmiştir.

Evliyaullahın gözünden uzak olmak, Hakk'ın gözünden düşmeğe sebep olur. Öyle ise mürşidin huzurunda gafletten uzak olarak, vukuf-u kalbîyi muhafaza ederek manen feyz istemek, kalbini mürşidinin kalbine muhabbet ile bağlayıp, onun iltifatına mazhar olmaktır. Güneşin ışığının bütün âlemi kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de bütün ufku doldurduğuna. İnanarak, müridin talebine bağlı olduğunu bilmesi lâzımdır.

Her ne kadar feyzi anlamasa dahi, yine itikadı bozulmaya. Zira şart olarak feyzin akışına, müridin itikadı ve hüsn-ü zannı yeterlidir.

Ehl-i dünyanın mürşidin huzurunda, dünyadan bahsetmeleri müride zarar vermez.  Mürşidin huzurunda oturmayı uzatmamalı; Zira mürşidin kalbinde nefret ve usanç uyandırabilir.

Mürşidinin batınından gafil olup, zahirî ile meşgul olmamalıdır. Çünkü mürşidin zahirî ehl-i zahir, batını da ehl-i batın içindir. Mürşidin başka kimselerle meşgul olmasına bakıp da, "Benden gafildir, benimle ilgilenmedi; Ben ondan nasıl istifade edebilirim?" Dememeli ve bunu hatırına bile getirmemelidir. Çünkü mürşidin halk ile meşguliyeti, kendini Hak'tan alıkoymaz. Ve bütün müritleri onun kalbinde birer hardal misalidir.

Şeyhini emsalsiz bilip, "Şeyhim olmasa, beni Rabbime ulaştıracak yeryüzünde kimse bulunmaz!" Demelidir. Kimsenin sözlerinden davranışlarından korkmamalı ve mürşidinden son derece korku içinde olmalı ve yardım ve himmetinden ümidini kesmemelidir.

Müridin mal ve evlâdından, hatta ruhundan ziyade şeyhine muhabbet etmesi lâzımdır. Kendi saadet ve selâmeti mürşidinin rızasında; Felâketinin de şeyhinin gazabından olduğunu bilmelidir. Ve hatta mürşidini, mürşidinin şeyhi üzerine takdim etmelidir. Şeyhinin gözünden düşmek, şeyhinin de ve silsile yoluyla Rasulullah’a (s.a.v) kadar bütün sâdâtların gözünden düşmesine sebep olur. Ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın gözünden de düşmesine sebep olur.

Gerek mürşidinin huzurunda, gerek gıyabında, yani olmadığı zamanda dahi, onun kahrından sakınmak ve uyanık bulunmak gerekir. Zira Ehlullah’ı; Hak Teâlâ müritlerinin bütün hareketlerine ve düşüncelerine haberli kılar. Gerçi müritlerine söylemeleri nadir olur ama müridin her hali ona malûmdur.

Mürşidin gülmesine ve zahirde hüsn-ü muamelede olmasına aldanmamalı ve kendisinden zahir muamelesinin kesilmesini rica etmelidir ve mürşitten hürmet beklememelidir.  Zira mürşidin hürmeti müridi çabuk öldüren bir zehirdir. Bu hal müridi yabancı bilmesinden ileri gelir.

Mürşidin müridi aşağılaması, onu terbiye içindir; Tahammül ve sabretmek gerektir. Zira müritler bütün hallerinde imtihandan ayrı kalmazlar.

Sadatlarımız bu konuda bir menkıbe nakletmişlerdir:

Bir şeyh müridine yatak ve misafir odasını hazırlamasını ve kadınlar arasında bulunan filanca hanımı çağırıp, odada onları bir saat yalnız bırakmasını ve kapıda bekleyip başkalarının girmesine mâni olmasını tembih eder.

Bunun üzerine mürid hiç itiraz etmeden vazifesini yapmış, feyzine de hiçbir zarar gelmemiştir. Odadan çıktıkları zaman, o hanımın şeyhin kız kardeşi olduğunu anlamıştır.

Şeyh efendi müridine demiş ki:

" Benim bu davranışımı gördün, bundan sonra sende bir şey kaldı mı?"

Mürid cevap vermiş:

" Evet, ben eskisi gibi feyz buluyorum ve itikat ederim ki, sizin bu davranışınızın muhakkak bir sebebi vardır." demiş.

Müridin bu teslimiyetini gören şeyh efendi, ona:

" Aferin oğlum! Git o hanıma sor ki, bana bir akrabalığı filân var mıdır?" Demiş.

Mürid kesinlikle böyle bir şeye cesaret edemeyeceği ricasında bulunmuşsa da.

Şeyh efendi:

" Hakikati bilmeniz için sormanız lâzımdır." Deyince, mürid mecburen gidip hatuna sormuş.

O Kadın da cevap vermiş:

" Hazretin hemşiresiyim, uzaklardan ziyareti için geldim. İçeri girmeye fırsat bekliyordum." Demiş ve hakikat da meydana çıkmış.

Müritler, şeyhinde görülen bu gibi durumlara hemen itiraz etmemeli, su-i zan etmişse hemen tövbe. Ve istiğfar etmelidir. Zira bu gibi düşünceler zehirdir.

Ehlüllaha itiraz kapılarını açanların, kötü bir son ile ahirete göçtükleri ehl-i hakikat tarafından bildirilmiştir.

Ehlüllaha itiraz eden kimselerin muhakkak küfür üzerine ölecekleri bazı kitaplarda yazılmıştır. Allah-u Teâlâ cümlemizi nefsin ve şeytanın şerlerinden emin eylesin. Âmin.

Eğer mürid şeyhinde zahiren şeriata muhalif bazı şeyler görürse. Hz. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasındaki olayı hatırlaması gerekir; Çocuğun öldürülmesi ve geminin delinmesi gibi. Bu onun günahlardan kurtulmasına sebep olur.Çünkü velilik için günahlardan kurtulmak şart değildir. İsmet ancak peygamberlerle büyük velilere mahsustur. Velilikte masumiyetin şart olmadığına delil, ashàb-ı kiramdan bazıları hakkında şeriat hükümlerinin uygulandığı ve sahabenin fazilet bakımından en alt derecesinde bulunanın. Velilerin en yüksek derecesinde olanından daha üstün olduğudur.

Bâyezid-i Bestami Hazretleri'ne, "Şeyh zinaya giriftar olur mu?" Diye sormuşlar da; "Evet." Demiş. Yalnız günaha ısrardan mahfuzdurlar, derhal tövbe ve istiğfar ederler. Ve bazen günah sebebiyle çok niyaz edip pişmanlıkla beraber çok ağlarlar.Bu surette hem ucub (kendi amellerini beğenip güvenmek) felâketinden kurtulur, hem de derecelerini arttırırlar."Kendini beğenme, gurur ve büyüklenme gibi haller, insana ilahi yardımın ulaşmasına mâni olur." Buyrulmuştur.Bu sebepten, Tövbekâr Veli masum olan Veliden efdaldir, eğer sıfat ve amellerde eşit olursa.

Netice, hakikî mürşide itiraz ve inkâr, kendi düşüncesiyle  "Böyle veli olur mu?" Diye aklıyla riyazet sahibi veli icat etmekten meydana gelir. Hâlbuki evliyâullahın avama ve âdete muhalif halleri olsa da zarar vermez. Belki günah ve yasakları terk edip, farzlarla yetinmesi, veliliğine engel değildir. Zira bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v):

" Menhiyattan yâni terk edilmesi lâzım olan şeyleri terk ile farzlarla yetinsem. Cennete dâhil olur muyum?" Diye sualine;

" Evet, dâhil olursun." buyurmuşlardır.

Rasulallah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

«Ben de sizin gibi bir beşerim; Beşerin kızdığı gibi ben de kızarım.» H.Ş

«Evliyalarım benim kubbelerimin altındadır, onları başkası bilmez.» H.Ş

"Bir velide tasarruf görüldükten sonra, sünnetlerden bir sünneti terk eylediğinden dolayı veya bir şeran mubah olan bir şeyi yemesinde, giymesinde yasak olmayan bir şeyi işlediği için itiraz etmek cahillikten gelir." Demişlerdir. Mubaha itiraz ise, cahiliye âdetidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde cahillerin adetlerinden bahsedip. İsa (as) hakkında ve dolayısıyla bütün peygamberler hakkında da

Cenabı Hak Kuran’ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

"Bu nasıl peygamber? Hem yemek yer, hem de sokak ve çarşılarda gezer; Böyle peygamber olur mu?" (Furkan: 7)

Yani o zamanki cahil insanlar, peygamberlerine karşı böyle peygamber olur mu? Derler: Hâlbuki gerek peygamber ve gerek evliya, hepsi de beşerdirler; Beşerin huyları onlarda da vardır.

Mürid Mürşidiyle. Yemek yemeye; Esbabını giymeye; Ona mahsus olan kâseden su içmeye; Hayvanına binmeye, yerine oturmaya kalkmamalıdır. Bunların her birine izin vermiş olsa bile bu hareketleri yapmamalıdır. Yalnız emir verilirse yapmalıdır, çünkü sadatlar buyurmuşlardır. “Emir Adaptan üstündür.”

Mürşidin hizmetinde ise, ondan evvel uyumamalı. Helâya giderken yakınında durmamalı ve onun helâsına girmemelidir. Velhâsıl mürşidinin kullandığı hiçbir şeyi kullanmamalıdır.

Mürşidinin bütün hareketlerini taklit etmemelidir. Bazı sadatlarımız, "Taklit, zındıklığa sebep olur." demişlerdir. (ancak taklit meselesi mutabaatla karıştırılmamalıdır.) Zira Evliyaullah da bazı haller, işler olur ki, Allah’tan gelir. Onlarda bazı fiiller vardır ki, hüküm ve maslahat icabı olmuştur. Nitekim Mansur ve Bâyezid-i Bistâmî (ks) da görülen haller böyledir. Hızır (a.s) ın çocuğu öldürmesi, hikmet ve maslahat icabıdırEğer bunların fiillerini bir kimse taklit ederse, helâk olanlardan olur.

Mürşidin azarlamasını kötü görmeyip, belki lütuf ve maslahat saymalıdır. Ve çok tövbe ve istiğfar etmelidir. Mürşidinin vefatından sonra zevcesini almamalı, mürşidi hayvanına binmeden kendi hayvanına binmemeli, mürşidi inmeden evvel inip, ona yardım etmelidir.

Mürşidi her ne sorarsa saklamayıp doğru söylemeli, hatta günahı ve kabahati olsa dahi açıkça söylemelidir.Kalbinde olan şeyleri de gerek mürşidi, gerek tarikatı hakkında, tövbe ve istiğfar ile gideremediği takdirde, onları kalbinden atmak için mürşidinden başkasına söylememelidir. O hisler kalbinde oldukça feyiz kapıları kapanır. İç hallerini de yalnız mürşidine söylemesi lâzımdır.

Mürşidinin sevdiğini sevmeli, sevmediğini sevmemelidir. Bidat ehlinden, gaflet erbabından ve tarikatı inkâr edenlerden son derece uzak durması gerekir. Müritlerin tarikat aleyhtarlarından ve şeriata aykırı giden ve muhalefet edenlerden, aslandan kaçar gibi kaçmaları ve ateşten sakınır gibi sakınmaları gerekir. Zira bunların kalplerindeki kasvet, derhal müridin kalbine akseder ve hali perişan olur; Gaflet, zikirde tembellik ve kalbin kararmasına sebep olur. Ve bazen kalbi büsbütün zikirden men eder.

Tarikatı inkâr edenin yemeğini yememelidirler. (Ya dini inkâr edenlerin yemeği yenir mi dersiniz?) Ehl-i inkârın yemeği, kırk gün feyiz kapılarını kapar. Yemek sahibi ihlâslı ise onun yemeğini yemelidir. Lâkin onları pişirenlerin de temiz ve abdestli olmaları lâzımdır.

Yemekte ve içmekte bir lokma dahi olsa, israftan ve hırs ile yemek yemekten ve kalbi gafil iken yemekten çok sakınmak lâzımdır. Zira "Gaflet lokması gaflet getirir, huzur ile yenen de huzur getirir." Demişler.

Ve dahi nefsini kızgınlık ve aşırı gülmekten muhafaza etmeli. Çünkü bunlar nispet nurunu söndürür ve kalbi öldürmekte suyun ateşi söndürmesinden daha süratlidir. Böyle gülme ve kızgınlık hallerinde, derhal bulunduğu yerden uzaklaşmalıdır.

Bir işe yaramaz faydasız sözleri ve işleri terk etmeli. Çünkü bunların hepsi kıyamet gününde huzur-u Hakk'a arz olunur. Zira ömür azizdir ve boşa geçirilmemelidir. Allah’ın (c.c) bir daha mühlet verilmeyeceğini düşünerek, her anı Zikrullaha ve Hakk ile huzura sarf etmeli. Belki nefsini ölmüş kefenlenmiş halde ve mezara girmiş kabul edip. Allah’ın (c.c) kendisine merhamet etmesi için niyaz ile meşgul olmalıdır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v), Mürşidimiz, Pirimiz Ebûbekir Sıdık (r.a) hakkında:

"Yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek isteyen, Ebûbekir'e baksın!" Buyurmuşlardır. Ve dahi:

« Bedeninle dünyada ol, Kalbinle ahirette...» Buyurmuşlar. Ve bunun önemine işaretle üç kere tekrar buyurmuşlar ki:

«Dünyada bir garip gibi veya bir yolcu gibi ol ve kendini kabirdekilerden say. »

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

«Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler!» Buyurmuştur.» (Zümer: 30)

Hazret (ks) edep konusunda anlamlı kısa bir menkıbe anlattı:

Şeyh Bâyezid-i Bestami Hz. (ks) bir gün mübarek ayakları ağrıdığı için, bir miktar uzanmıştı. Edepsiz bir kimse de gelerek Hz. Şeyhin ayağı üzerinden atlayıp geçer. Bunu gören şeyhin dervişi:

Ey Adam! Niçin öyle yaptın. Ayağının üzerinden geçtiğin kimse Hz. Bâyezid'dir, der. O kimse de:  Dervişi azarlamak yolunda, kim olursa olsun diyerek, bir takım uygunsuz sözler de sarf eder ve oradan uzaklaşır. Fakat çok az bir zaman sonra hastalanır ve ayakları kararmak sureti ile helâk olur gider.

Ulema ve Evliyaullahı hakir görenlerin hali, dünyada böyle olunca, âhiretteki hallerini ancak Hz. Allah (c.c) bilir. Cenabı Hak cümleye hidayet verip, evliyaullaha muhabbet edenlerden eylesin, Âmin.

Hazret (ks) Mürşid ile konuşma edebi konusunu şöyle açıkladı:

Müridin mürşid ile konuşacağı zaman, evvelâ usulüyle izin istemesi ve huzurunda hoşa gitmeyecek şeylerden sakınması, sesini gayet yavaş ve hafif olarak çıkartması, yüksek sesle katiyen konuşmaması gerekir. Hatta köle ve uşakların efendilerinin huzurunda konuştukları gibi konuşmalıdır.

Edebe uymak için, Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

«Ey inananlar! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin boşa gitmemesi için, Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın.» Buyurmuştur. (Hucurat: 2)

Bu emire Evliyaullahında peygamberlerin varisleri olmaları sebebiyle riayet etmelidirMürşidin sözünü kalb ve lisanıyla tasdik edip, gerek sözle ve gerek kalben, "Neden? Niçin? Hayır, öyle değil, böyledir." gibi sözlerle mukabele etmemelidir. Zira sadatlarımız, mürşidine bu gibi mukabelede bulunan müritlerin ebediyen felâh bulamayacağını bildirmişlerdir.

Ehlüllahın bazı halleri vardır ki, hassaten İlahi bir hikmetle ortaya çıkar. Onun için, mürşidin işlediği işten ve sebebi hikmetinden sual etmek edebe uygun değildir.

Mürşid ile konuşmak mutlaka caiz değildir, ancak bir müşkülünü halletmek veyahut halini arza mecburiyet olursa gereği kadar konuşmalıdır. Rüyasını ve keşfini söyleyip cevabını beklememeli ve istememelidir. İlahi sırla alakalı konuları ve meseleleri sormamalı. Çünkü bu gibi halleri izah Ya mürşidin açıklaması uygun olmayan veya soranın anlamasının mümkün olmadığı bir şey olabilir.

Mürid olan kimsenin mürşidine inanması ve ondan sadır olan işlerin hepsini tasdik edip kabul etmesi gerekir.  Ve asıl önemli olan husus ise keramet bir mürşidin efdal olması için sebep değildir. Efdali yet ancak Allah’a (c.c) yakınlık, istikamet ve irfandadır. Mürşidi Kamiller ise keramete itibar etmeyip, kerametlerinin ortaya çıkmasından utanırlar.

Bu hususta Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri buyurur ki:

" Su üzerinde yürüyen kimseler vardır, amma onlardan çok yüksek ve efdal olan bahtiyarlar, susuzluktan ahirete göçmüşlerdir."

Ve mürid yapacağı her işte mürşidinden izin istemelidir. Bunda bereket vardır. Cenaze, yıkayana nasıl teslim olursa, öylece mürşidine teslim olup kendi ihtiyarını ve isteğini terk etmesi gerekir ve mürşidinden hiçbir hal ve malını saklamaması gerekir.

Bir yere gideceği zaman izin istemesi gerekir ve gittiği yerden dönünce, mürşidinin evinin yakınındaysa önünde durup yine onun izniyle evine dönmesi lâzımdır. Uzağındaysa mürşidinin bulunduğu tarafa dönüp manen izin alması gerekir.

Eğer mürşidi onun evine uğramışsa, hürmette kusur etmeyip tekrar, tekrar gelmesini rica etmelidir. Mürşidini uğurlamada. O "Dön!" Deyinceye kadar arkası sıra gidip, gözden kayboluncaya kadar orada durmalı, sonra evine dönmeli! Velhâsıl mürşidine, sultanlara lâyık bir hürmet göstermesi gerekir.

Hazret (ks) Mürşide hizmet edebini şöyle anlattı:

Bu hizmet ya beden veya mal ile olur. Beden ile hizmet odur ki, mürşide hizmet öncelikle. Allah rızası için ve Rasulullah’a (s.a.v) olduğuna itikat edip, o hizmeti kendisine. Cenâb-ı Hak'tan bir nimet bilmeli ve bu hizmete lâyık kılındığına memnun olmalı!  Kalbinde bu. Hizmetten. Dolayı Mürşidine.

"Ben sana şöyle hizmet ediyorum!" Diye dile getirmemelidir. Çünkü bu başa kakmak gibidir ve zehirdir, sevabını zayi eder; Bunu böyle bilmeli ve inanmalıdır.

Hizmet edebi odur ki, mürşidin emrettiği görevi asla geciktirmemelidir, şeriata muhalif hadiseler dışında emirleri yerine getirmelidir.

Eğer bir şeye söz vermişse, helâk olacak olsa bile sözünden dönmemelidir. Kendi işinden önce mürşidin hizmetini yapmalı ve mürşidine hizmeti bir an bile geciktirmemelidir. Bilinmelidir ki, mürşidin himmeti o hizmetin neticesine göre meydana çıkar. Ve hizmetinden yani hizmete memur olmaktan başka bir şey düşünmemelidir. Eğer kendisinde gurur, kibirden dolayı bazı duygular oluşursa, derhal tövbe etmeli. Ve daha doğrusu, Hak Teàlâ kendisini sanki mürşidine hizmet için halk ettiğine inanmalıdır. Hatta nefsini yok bilmeli, yaptığı işlerin, hep Allah’ın izni üstadının himmetiyle olduğunu aklından çıkarmamalıdır.

Mürşidin meclisinde üstadının izni olmadan oturmamalı ve yanında yemek v.s. şeyler yememeli ve içmemelidir.  Huzurunda başı açık durmamalı ve uyumamalıdır. Ve huzurunda namaza durmak için izin istemeli. Eğer mürşid namazda ise veya mescitte ise beis yoktur. Zaruret olursa da zararı yoktur. Meselâ; Başka namaz kılacak yer yoksa veyahut namaz vaktinin geçmek korkusu varsa veya bunun gibi sebeplerle üstadın yanında namaz kılınabilir.

Kendisini mürşidin hizmetine lâyık görmemeli. Üstadının verdiği hizmetten nefsini aciz ve noksan görmeli.

Şeyhin muhtaç olduğu işleri, söylemesine gerek bırakmadan yapmaya gayret etmelidir. Zira bu suretle şeyhini rahatlatmış olacağından, mükâfatı da o nispette çok olur. Şeyhinin gönlünü fethetmeğe sebep olur ve belki müridin mürşidinin kalbinin ortasında yer almasına sebep olur. Bu suretle de mürşidin batını müridin kalbine aksedip, feyzin çoğalmasına sebep olur. Mürşidin hizmetini istekle ve sevinçle yapmalıdır.

Mürşide mal ile hizmet edebi odur kiAllah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği bütün mal ve evlâdın,  ezelde mürşidinin hatırına olduğuna inanmalıdır. Her ne kadar bu âlemde sonradan zuhur etti ise de, bunların hepsi mürşidin olup, kendisi onun kölesi; Yediği ve giydiğinin mürşidin kereminden olduğunu bilmesi gerektir.

Mürşidine bir şey ikram ederken de, onu mahcup edecek bir yerde vermemeli. İkram ve nimetini mürşidine herkesin yanında açıktan vermemelidir veya mürşidine vermeyip, yakını veya posta vasıtasıyla gönderip, kabulünü rica etmelidir.

Bir nesneyi mürşidine vermeyi niyet etse, kabul yönünden ve riyadan uzak olur. Verilen şey malının temiz ve iyisinden olmalıdır. (Şeran helâl olmalı ve zahiren güzel olmalıdır).Üstadı hediyesini kabul ederse. Bunu kendisine bir nimet saymalı ve Hak Teâlâ’ya şükretmelidir.

Hazret (ks) bu hususta bir menkıbe anlattı:

Bir mürid üstadının bazı ihtiyaçları sebebiyle şeyhine mühim bir ikramda bulunmuş. Fakat şeyh efendi bu müridi cemaatin içinde övmüş, bunun üzerine mürid şeyhine:

"Ben o meblağı annemin rızası olmadan size vermiştim, validem şimdi onu geri istiyor; Geri vermenizi rica ederim!" Demiş.

Şeyh efendi de getirip vermiş. Müritler de bu işe çok şaşırmışlar. Lâkin akşamdan sonra herkes dağılınca, o mürid geri aldığı bin altını yanına alıp, şeyhine varmış:

"Efendim, beni arkadaşlarımın arasında medhü sena buyurmanızı ve cemaat arasında memnuniyetinizi bildirmenizi arzu etmedim. Bu sebepten nefsimi horlamak ve arkadaşlarımın arasında kıymetimin olmamasını sağlamak için böyle yaptım. Kusurumun affını ve aynı meblağın kabulünü rica ederim!" Demiş.

Şeyh de müridin bu halini çok beğenip, niyetinin iyi olmasından dolayı hediyeyi kabul etmiş.

Rasulullah Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte:

Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir." Buyurmuştur.

Hazret (ks) İhlâs ve Feyz almak için Kalbi hazırlama konusuna şöyle açıklık getirdi:

Müridin ihlâsı şöyle olmalıdır: Mürşid’i Rasulallah’ın (sav)  vekili, halifesi olduğunu bilip; Mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teâlâ ve Resulünün de ret etmesine ve kabul eylerse. Allah ve Resulünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerektir. Bir müridi eğer şeyhi ret edecek olsa, şeyhinin şeyhi dahi kabul etmeyip. Ta Rasulallah’a kadar hiçbiri kabul etmez.

Mürşid de bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müritten ayrılmaz. Bazı müritler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmağa cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikat etmelidir. Bu itikat sayesinde, görmüş olan mürid ile feyz almada aynı olur.

Mürşidin ruhaniyeti, gerçek müritler can verirken ve kabirdeki sual zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskin eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer’den (r.a) kaçtığı gibi.

Mürşidin ruhaniyetine utanma ve perde gibi mâni olacak şey, madde ve müddet yoktur. Ve müritlerden bazıları bu hâli gördüklerini de beyan etmişlerdir.

Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu yoktur. Hemen böylece itikat lâzımdır. Hak Teâlâ mürşidi Kâmil’lere, gıyaplarında yani orada hazır olmadıkları zamanda vaki olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikat edilmelidir. Her ne kadar mürşid, müridine bildirmezse de, öylece itikat etmek gerektir.

Bu husus üzerine hâdis-i kutside Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Kul nafilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum. Buyruldu.

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

Sonra onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü; Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Gerçekten Allah işitendir, bilendir! Buyurmuştur. (Enfal: 17)

Allah’ın izniyle eğer böyle itikat edilirse, mürşidin feyzi doğudan batıya kadar her tarafı doldurur, güneşin ziyasının her tarafı doldurduğu gibi.

Mürîd her nerede olursa olsun, feyz dalgalarına dâhil olduğunu bilmesi gerektir. Çünkü feyz alabilmenin anahtarı bu inanca bağlıdır. Ve keşfi açık olan mürid, mürşidinin nurunun Allah’ın izniyle doğudan batıya kadar kapladığını görür. Eğer mürid mürşidini bundan noksan görürse. Noksanlık ve zaaf mürşidin de değil, müridin keşfindedir. Ayrıca mürşidinin uykusunun, kendisinin gece sabaha kadar ibadetinden, yemesinin ise kendi orucundan efdal olduğuna inanmalıdırVe mürşidinin bir nefeste mertebe kazanması, müridin kendisinin bütün ömründe, riyazet ve sülûkündeki ilerlemesi kadar olduğunu kabul etmelidir.

Mürşidi Allah’ın izniyle kendinde olan ilahi bakışı ile bir kimseye nazar etse, Cüneyd-i Bağdadî ve Bâyezid-i Bestami (ks) nin makamına ulaşabilir. Bu nazara uğrayan veya nail olan kimse, ne kadar kötü ve fâsık dahi olsa, yüksek makamlara ulaşır, ancak bu nazarı aramak ve gözlemek lâzımdır. İnsanların talebi şöyle olmalıdır ki; Allah’a ulaşmayı ve günahları terk hususunda içinden samimi olarak istemelidir ve bu istek hakikî muhabbetle olmalıdır. Yani Allah rızası için olmalıdır.

Cenab-ı Allah Kuran’ı Kerim de şöyle buyuruyor:

“ Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” (Bakara 284)

Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyrulmuştur:

Mü’min Allah'ın nuruyla bakar. H.Ş

Mürşidi Kâmil olan üstadından müridin feyz talebi şöyle olmalıdır; Allah’a ulaşmayı yani Allah’ın rızasını samimiyetle istemelidir ve bu istek hakikî muhabbetle olmalıdır. Öyle ki,  mal zenginliği, ailesi, çocukları ve bütün sahip olduğu şeyler, hatta kendine olan iltifatlar onun nefsine hoş gelmemelidir. Ve bunlarda dâhil olmak üzere tüm dünyaya ait sevgileri kalbine sokmamalıdır.

Çünkü Allah’ü Teâlâ, hizmetleri yüce olan kimseleri sever ve talebine, ameline güvenmeyip ancak Allah’ın rahmetine muhtaç olduğunu bilmeli, çünkü ameli güzel dahi olsa, ilâhi rahmet ile bir olamaz. Ve keza, bir an dahi Hak Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekten geri kalmamalı. Ve talebinde Hakk'ın rızasından başka bir şey istememeli ki, Hak'tan uzaklaşmış olmasın. Zira Hak Teâlâ hiç bir şeyde ortaklık kabul etmez.

Allah’ın (c.c) rızasını Talep etmekte asla duraklama yapmamalı. Çünkü bunda tehlike vardır.

Bu hususta; Rasulullah Efendimiz (sav):

"Bir kimsenin iki günlük ameli birbirine eşit olursa, yani ikinci günkü ameli evvelki günden çok olmazsa, o kimse hüsrandadır, zarar ve ziyandadır." Buyurmuştur.

Kişi gönlünü başka şeylere bağlamamalı veya günah işlememelidir. Şayet gönlü başka şeylere meyl eder veya bir günah işlerse derhal tövbe ve istiğfara devam etmeli ve yanlış yolları ve günahları terk etmelidir. Çünkü günahlar terk edilmedikçe, istiğfar fayda vermez.

Azizim kalbi hazırlama keyfiyeti şöyle olmalıdır: Hayal ve düşüncelerini dünya ve ahiretten ve tüm günahları aklından bile geçirmemeye gayret etmeli. Ve mürşidin kalbinden ilâhî feyzi talep eder olduğu halde, kalp gözünü kalbinin derinliğine eriştirip, kalbini mürşidin kalbine bağlamalıdır ve feyzin gönlüne akışını hayal etmelidir. Bir an bile Allah’tan (c.c) gafil olmayarak ve gayet içi yanarak sızlayarak, niyaz ve muhabbetle feyzin gelmesini beklemelidir. Ve şöyle inanmalıdır ki:Kalpten günah arzu ve istekleri çıkıp ilahi nurla dolunca mürşidinden gelen ilâhî feyz denizler misali kalbe dolar.  Mürid her ne kadar fark etmese de yine öylece inanmalı; Çünkü fark etmek bu mertebeye ulaşmak için şart değildir; Belki fark etmeyi istemek, İlahi feyze ulaşmaya inanmamaktır.

Hazret (ks) Vird edebi konusunda şunları anlattı:

Mürid evvelâ abdest alıp, tenha bir yerde Kıble'ye karşı, sağ incikleri üzerine oturur, ayaklarını sol tarafından çıkarır. Dünyevi bütün his ve düşüncelerini aklından çıkarıp, 5 veya 15 veya 25 kere istiğfar eder. Sonra ezik ve pişman bir halde günahları için tövbe istiğfarda bulunur. Tövbesinin kabul edilmesi için dua eder.

Tarikatımızın piri olan Bahaaddin-i Nakşıbend (ks) Hazretleri'nin ruhuna, bir Fatiha, üç İhlâs okuyup hediye edilir.

Sonra gözlerini yumup, kendisini yatakta yatar vaziyette gözünün önüne getirir. Ve bu yatışının son yatış olduğunu hayal ederek, korku içindeyken ilâhî yardımın yetişip, "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve Eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" dediğini; o sırada da Azrail’in (a.s) canını almış olduğunu, ahiretteki yerlerini gösterip başının ucuna bıraktığını düşünür.

Bu arada cenaze yıkayanların, komşuların gelip kendisini soyduklarını ve teneşir tahtasına konup yıkayarak temizlediğini, abdest aldırılarak kefene sarıldığını, tabuta konduğunu, komşuların gelip götürdüklerini düşünür. Sonra musallada namazını kılıp, duadan sonra ahiret evine teslim ettiklerini; dua ve telkinden sonra herkesin evine dönüşüyle, orada yapa yalnız kaldığını ve bu karanlık yerde hiç kimseden bir yardım olmadığını; Kabirde korku ve dehşet içinde, son derece zillet ve üzüntü içerisinde dururken, iki sorgu meleği gelip:

(Men Rabbüke ve Men Nebiyyüke ve Mâ Dinüke ve Kitâbüke ve Mâ Kıbletük?)Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin ne? Kitabın ne? Kıblen neresi?) Diye kendisine sorulduğunu düşünerek hayal eder.

Bunun üzerine, "Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed Mustafa (sav), Kitabım Kur'an-ı Kerim ve Kıblem Kâbe-i Şerif'tir." Diye cevap vermeyi, Mevlâ cümle ümmet’i Muhammed'e ve bizlere de nasip ve müyesser eyleye. Âmin!

Bu cevaplara karşı melekler de, "Allah senin yerini sana mübarek etsin!" Derler, giderler. İnşallah Cenâb-ı Hak kabirlerimizi cennet bahçesi eyler... Üstatlarımız da imdadımıza yetişip, ruhen ve manen onlarla birlikte, ahiret âleminde Cenâb-ı Hakk'ın zikriyle meşgul oluruz. Ceset orada kalır.

Mürid, bu rabıtaya hiç olmasa 15 dakika kadar devam etmelidir. Buna rabıtayı mevt (ölüm rabıtası) denir. Her gün zikirden evvel güzelce bunu tekrarlayıp, düşünmelidir.

Sonra mürşidine rabıta yapıp, onun karşısında imiş gibi, onun iki gözü arasına baktığını hayal eder; Zira burası feyz kaynağıdır. Gözlerini mürşidinin gözünden ayırmadan bu halini bir müddet muhafaza eder... Bu üstadından gelen nurun kendi kalbine indiğini düşünmelidir. Yine 15 dakika kadar bu hâlini muhafaza etmesi gerekir.

Eğer zikir vaktinde mürşidinin ona baktığını, onu seyrettiğini düşünürse, bu da müridi dalgınlıktan ve gafletten kurtarır.Buna da Rabıta-i şerif denir. Bu tahayyül ve rabıta, çok büyük faydası olan iksir gibidir. Nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Allah’a kavuşmaya, ulaşmaya vesile olurSadatlarımız "Rabıta zikirden hayırlıdır." Demişlerdir.

Müridin itikadı şöyle olmalıdır: "Mürşidim beni kabul ederse, onun vesilesiyle Allah’u Teâlâ yanında kabul olunurum. Eğer Allah’ın dergâhından kovulursam, mürşidim beni kabul etmezse artık benim kurtuluşum olmaz diyerek inanmalıdır. Ve keza medet, himmet ve kabul için devamlı olarak mürşidine alçak gönüllülükle yalvarması gerektir.

Eğer rabıtayı kalbine indirirse, bu kendisi için daha iyidir. Rabıtadan sonra,

(İlâhi ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a'tınî mahabbeteke ve ma'rifeteke) (Allah’ım, maksudum sensin ve ben senin rızanı istiyorum; bana senin muhabbetini ve marifetini ihsan eyle!) demelidir...

Fakat manasını lâyıkıyla kalbinde hissederek, üç kere söylemesi lâzımdır. Bu sözü söylerken, sıdkını, doğru söylediğini kontrol edip araştırması gerekir. Eğer sıdkı, dürüstlüğü yoksa çok pişman olup tövbe ve istiğfara devam etmesi gerekir. Ondan sonra vukuf-u kalbî ile uğraşması gerekir.

Vukuf-u kalbî odur ki: Duyguları bütün meşgalelerden, düşünce, vesvese ve hayallerden temizlenmeli, (Allah’u ehad) lafzı şerifinden murat olan Allah’a bütün kalbiyle yönelmelidir. Kalbine yöneldiğinde; Bütün dikkatini kalbine toplayıp, kalbin ortasına ve derinliğine inmesi, bu duyguları kalbin derinliğinde hissetmesi lâzımdır.

Bu durumda da yine 15 dakika veya daha fazla durmağa çalışmalıdır. Bu hal ile yoğrulup, gece gündüz bu duygularını kaybetmezse,  o vakit şahıstan, sayarak zikretme mükellefiyeti kalkar. Çünkü zaten zikirden murat sayılar değil, bu hale kavuşmaktır.

Vukuf-u kalbî. Tarikatın rüknü, belki de esas binasıdır. Her ibadette, kıyam, okuma, oturma, secde hallerinde, hatta yatakta, hatta helâya giderken, velhâsıl her zaman ve her yerde lâzımdır.

Eğer zikir ve ibadetler Vukuf-u kalbîden uzak yani boş olursa, ruhsuz suret gibidir ve geçerli sayılmaz. Vukuf-u kalbîden sonra lafza-i celâl, yani Allah’ın ism-i şerifini tekrarlar. Kalbinden cereyan eden lezzetleri, kalbindeki zikri, suyun aktığı gibi akıtarak bütün azaları sakin olup, belki bütün iradesini de yok ederek, ölü gibi olur... Ve sadece zikrin sayısını hesaplamak için düşüncelerini, zikrine çevirerek, kalbini serbest bırakır ki, kalb bizzat bu husus ile meşgul olabilsin.

Eğer Kalb, Allah’a gark olsa, dalsa, kaybolsa, kendinden geçse, kâfi olup Allah ism-i şerifini zikretmese de yine güzeldir. Zira zikirden murat, zikrolunandır. O da rabıtada hâsıl olmuştur. O halde iken kalbi zikre döndürmek uygun olmaz. Zira zikir dahi bu olaydan başkadır, bunun dışındadır.

Eğer virdini yapacak miktarı o hal, o dalgınlık ve kendinden geçme devam ederse, virdini, dersini eda etmiş olur.

Ve kalbi binefsihî, kalp Allah’tan başka bütün şeylerden temizlenerek, sadece Allah’la meşgul olmalıdır. Hâlbuki kalb, ikrah ile elli bin sene meşgul olsa, mürid bu hale ulaşamaz ve bir hal sahibi de olamaz.

Eğer kalb her zaman bu hal üzere kalamayıp, sonradan bazı hayaller ve vesvese meydana geldiğinde huzura devam edemezse, zikre geri dönmesi icap eder... Yani mülâhazadan zikre döner. Ve tekrar Gaybet eseri zuhur etse, o yokluğa,Gaybet’e teslim olup zikrini bırakır ve buna devam eder.

GAYBET: Tasavvufta, kalbin kendisine gelen manalarla meşgul ve onlara dalmış olarak, kendisinden ve halkın işlerinden, etrafında olan şeylerden habersiz olması.
Gaybet hâlindeki kimse, hissini ve şuurunu kaybeder. Kalbi, kendisine gelen feyzler ve ilhâmlar, manevi ilimler ile meşgûl olur.

Rebi' bin Heysem bir gün İbn-i Mes'ûd'un (ra). Huzuruna giderken, bir demirci dükkanının önünden geçiyordu. Körüğün ağz ında kızarmış bir demir gördü ve cehennemliklerin Cehennem ateşindeki hâllerini hatırlayıp kendisini bir gaybet hâli kapladı. Kendinden geçip yere düştü. (Abdülkerîm Kuşeyrî (ks)

Ve her yüzde bir kere ve ayrıca vesvese anında,"İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a'tınî mahabbeteke ve ma'rifeteke" demesi lâzımdır. Eğer vesvese gitmezse, mürşidinin ayağını kalbinin üzerine koyması gerekir. Tekrar rabıtaya dönüp, mülâhaza ile zikriyle meşgul olmalıdır. Vesvese gidinceye kadar, manayı düşünerek devamlı tövbe etmelidir.

Bu vesvese devam ederse Gusül etmesi gerekir. Her bir gaflet ve hatasından, mürşidine karşı yaptığı edep dışı hareketlerden dolayı 25 kere istiğfar etmeli ve iki rekât tövbe namazı kılmalıdır. Kalbiyle, "Ya Faal!" İsm-i Şerifinin manasını düşünmelidir.

(FAAL: Kerem.) KEREM: Cömertlik, severek verme. Her kim ihtiyacından fazla bir suyu, muhtaç olanlardan esirgerse, Kıyamet gününde Allah’u Teâlâ’nın kerem ve ihsanına kavuşamaz. (Hadis-i şerif-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Allah’u Teâlâ öyle bir ihsan sahibidir ki, kerem ve ihsanlarını dost ve düşman herkese saçmaktadır. (İmâm-ı Rabbânî (ks)

Cenab-ı Allah Kuran’ı Kerim de şöyle buyuruyor:

"Allah dilerse sizi yok eder, yeniden başkalarını yaratır. Bu Allah'a göre zor değildir." (Fâtır: 16–17)

Akarsular, Rüzgârlar, Değirmen sesleri tabii bir zikirdir bunlar da gafleti gidermeğe sebep olabilir. Ayrıca kalb kırıklığı ve ağlamalar da Allah’u Teâlâ’nın zikrine ve Hak Teâlâ’ya ulaşmaya sebep olur. Hak Teâlâ, "Benim rahmetim, kalpleri kırık olan kullarımadır." buyurmuştur.

Mürid Nefsine hitap edip:

"Talep olunan şey aziz, ben bu halimle, aziz olan şeyi istemeğe hiç de lâyık değilim! Fakat onların kapısı önünde oturur, o hakikî âşıkların hallerine özenerek onlara benzemeğe ve Mürşidimin emrine göre yapmağa çalışırım. Her ne kadar ben onlardan olmasam ve olamasam dahi, bana onlara benzeme devlet ve saadeti yeter." Demelidir.

Cenâb-ı Hakk'ın müride ihsan ve takdir ettiği feyz konusunda, "Dostunun bütün işleri dostun sevgilisidir. Dost dostundan gelen her şeyi sever; Eğer gül ve eğer diken olsa dahi. Benim hiçbir dileğim ve muradım yoktur; Ancak dostumun arzusu, isteği, muradı, benim de arzum, isteğim ve muradımdır. Benden her ne isterse, o benim isteğimdir." Deyince, hemen o saatte bütün zararlar ondan gider. İşte lâtife-i kalb zikri budur. Lâtifenin nuru omuzun hizasından yükselip çıktıkça, zikir lâtife-i ruha ve sırasıyla diğer lâtifelere de geçilir.

Ruh'un yeri, sağ memenin iki parmak altı; Sırrın yeri, sol memenin iki parmak üstü; Hafi’nin yeri, sağ memenin iki parmak üstünde; Ahfâ ise göğsün ortasındadır. Latife-i nefs; İki gözün arasındadır.

Zikir sonradan lâtife-i ceset’e geçer. Böylece bütün azalar zikretmeye başlar. Bütün azalarda zikirden dolayı, uyanıklık ve uyanma oluşunca, buna zikri sultani denirBundan sonra tevhide ve nefy’ü ispat zikirlerine ve murakabelere geçilir.