Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

00:54, 25 Nisan 2024 Perşembe
HAZRET (KS) KISA NASİHATLERİ  BÖLÜM: (4/25)
HAZRET (KS) KISA NASİHATLERİ

HAZRET (KS) KISA NASİHATLERİ BÖLÜM: (4/25)

Hazret (k.s) Hazretlerine: İyi bir insan olabilmek için ne yapılmalı? Diye soruluyor.


Hazret (k.s) bu konu üzerine "MURADUN" olan kadının Menkıbesini anlattılar:

Gavs (k.s) Hazretleri şöyle buyurdular:

“Zamanın birinde bir kişi kalkıp MEKKE’ye gidiyor. Orada, oturmuş ve sohbet eden bir cemaate raslıyor. O kişilerin sohbeti onun hoşuna gidiyor, oturup sohbetlerini dinliyor.

Bir müddet sonra o cemaatteki kişiler kalkıp, gidiyorlar. O da onların peşine takılıp gidiyor. Beraberce bir denizin kenarına geliyorlar. O Kişiler denizin üzerinde yürüyerek, denizin ortasındaki bir ada'ya çıkıyorlar. O kişide bunların peşinde.

O yerde envayi çeşit meyva ağaçları varmış; Yiyorlar. O da yiyor. Bir de bacısı varmış o kişinin. Bir elmada bacısına götürmek için koparıp, koynuna sokuyor. Sonra dönüyorlar. Cemaat dağılıp gidiyor, oda evine geliyor.

Daha getirdiği elmayı bacısına vermeden, bacısı elini onun koynuna sokup. Elmayı  çıkarıyor. O bacısına diyorki:

Niye acele ettin? Ben zaten o elmayı senin için getirmiştim. O böyle diyince bacısı, kolunun dirseğini evlerinin duvarına vuruyor, duvar yarılıp açılıyor. O kişi bakıyorki ne görsün, o gittikleri bahçe. Bacısı ona diyorki: Sen başkalarının ardına düşüp te oralara kadar gittin getirdiğin bir tek elmayıda nazlana, nazlana veriyorsun bana. Oysaki ben Allah’ın izniyle istesem her gün bu bahçeden yiyebilirim. Diyor. Allahu Ekber.

Hazret (ks) "Allah’ın (c.c) Sofileri ve Murat’lar" konusunu şöyle açıkladılar:

Allah’ın (c.c) sofileri vardır. Allah (c.c) onlara kendi aşkını verir. Onlarda sadece Allah’a (c.c) aşık olurlar, dünyadaki Şeyhlere razı olmazlar. Çünkü Şeyhler, Allah (c.c) isterse himmet edebilirler ve devamlı olmaz. Ama Allah’ın (c.c) himmeti, bereketi her an vardır ve devamlıdır. O’nu isterler, Şeyhlerinkine kani gelmezler.

Sadatlarımız Tasavvuf yolunda bulunanları, iki kısma ayırıyor: Ya Mürid, ya Murâd olurlar.

Mürit’ler Allah’u Teâlâ’ya yakınlık derecelerine ulaşmak için Riyazetler ve Müşahedeler çekerler (nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar).

Murat’lar ise, nazlı, nazlı okşanarak götürülür ve sıkıntı çekmeden, yakınlık derecelerine ulaştırılır.

Tasavvuf yolunda bulunanlardan, sıkıntı ve eziyet çekmeden Allah’u Teâlâ’nın yardım ve dilemesi ile yüksek makamlara kavuşan seçilmiş salikler Murat’lar diye isimlendirilir.

İmam-ı Rabbanî (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Murâd olunanların başının ve sevilenlerin önderinin Peygamber Efendimiz (sav) olduğunu ifade buyurmuştur.

Muhammed Behâeddîn-i Nakşibent (ks); "Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren Rehberi sevmeye bağlıdır." buyurmuştur.

Seyr-i Murâd: (Muratların, seçilmişlerin Allah’u Teâlâ’nın lûtuf ve ihsanı ile çekilerek kavuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyalığın) yüksek derecelerine kavuşturulan bu rehberin bakışları, Kalp hastalıklarına. (Kalbin Allah’u Teâlâ’dan başka şeylere tutulmasına) şifadır. Onun Teveccühü yani sevgisine kavuşmak, manevî hastalıkları giderir.

Uğraşmadan, zorlamadan, külfetsiz ele geçen ihlâs devamlı olup, Hak kal-yakin mertebesinde ele geçer. Devamlı ihlâs sahibi, her şeyi Allah’u Teâlâ’nın rızası için yapan muhlastır. Muhlas olana, ibadet yapmak, tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda, nefislerinin arzusu ve şeytanın vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlâs, insanın Kalbine ancak bir Velinin Kalbinden gelir. Muhlaslar ile ihlâsı çalışarak elde eden Muhlisler arasında çok fark vardır.

MUHLAS: Devamlı ihlâs sahibi olan. Her şeyi Allah’u Teâlâ’nın rızasıyla yapan.

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:

«Sen belirli bir vakte kadar izinlisin.» (Sâd suresi- 81)

İblis: «Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatır, saptırırım.» (Sâd suresi- 82)

«Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kulların müstesna» dedi. (Sâd suresi- 83)

Sadatlarımız bu konuyu şöyle açıklamışlardır:

Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sav) ahlâkına kavuşturan Allah’ımıza hamd olsun! Bu yolun salikleri ikiye ayrılır: Ya mürîd olurlar yahut Murat olurlar.

Murat olanlara müjdeler olsun! Cezbe ve muhabbet yolundan, bunları durmadan çekerler. Aradıklarına ulaştırırlar. Lâzım olan her edebi, üstadın yardımı ile veya arada üstat olmadan, bunlara öğretirler. Yanıldıkları zaman, haber verirler. Eğer rehbere ihtiyacı olursa, kendisi aramadan, uğraşmadan ona kavuştururlar.

Kısaca, Allah’u Teâlâ’nın sonsuz olan ihsanı, onun her zaman imdadına yetişir. Sebep yaratarak veya sebepsiz olarak, işini görürler.

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı kerimde şöyle buyuruyor: «Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.» (Şura- 13)

Seyr-i Murâdî: Murâd’ların, seçilmişlerin Allah’u Teâlâ’nın lûtuf ve ihsanı. İle çekilerek kavuştukları yol.

Muhammed Behâeddîn-i Buhârî (k.s) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeğe bağlıdır. Seyr-i Murâdî ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (Evliyalığın) yüksek derecelerine kavuşturulan.  Bu rehberin bakışları, kalb hastalıklarına (Kalbin Allah’u Teâlâ’dan başka şeylere tutulmasına) şifadır. Onun teveccühü. Yani sevgisine kavuşmak, mânevî hastalıkları giderir.

Hazret (k.s) Evliyaullahlar’ın durumları hakkında çok önemli bilgi verdiler:

Dört sınıf Evliyaullah vardır.

Birinci kısım: Evliyaullahlar yalnız Allah (c.c) tarafından bilinir. Kendileri bilmez.

İkinci kısım: Evliyaullahlar’ı kendileri bilir halk bilmez.

Üçüncü kısım: Evliyaullahlar’ı halk bilir kendileri bilmez.

Dördüncü kısım: Evliyaullahlar’ı kendileri bilir halk da bilir.

Hazret (k.s) Evliyaullahın durumları hakkında bilgi verdikten sonra, makamları hakkında ki bilgilerin bir kısmını anlattı.

Kalan kısmını ise bizim zamanımızın darlığı sebebiyle bize birkaç kitap ismi sordu bu kitaplardan varmı dedi? Biz de evet şu, şu kitaplardan var dedik, tamam dedi. Geri kalan bilgileri şu kitaptan istifade edin dedi. Bizde söylediği kitaptan istifa de ettik.

O tavsiye ettiği kitaptan Evliyaullahın makamları hakkındaki bölümleri yazdık.

Kendisine gösterdik ve kendiside eksiklerini bize yazdırıp tamamladılar.

Hazret (k.s) bu sohbetinde "Evliyaullahın makamları" hakkında bilgi verdiler.

Kutuplar kutbunun, bir diğer ismi de Gavs’ul azamdır. Üstün hizmet sayılan kutuplar kutbu, olma görevi, Allah’u Teâlâ tarafından her asırda tek bir değerli zata verilir. Tek kişiye havale edilir, Bundan sonra o,Yüce Allah’u Teâlâ’nın lütfu ile o kimse. Allah’u Teâlâ’nın halifesi olur. İki cihanın yönetimi bizzat kendisine ihsan edilir; Onları dilediği gibi yönetir ve bu zata bağlı iki kişi daha vardır bu zatlar Kutuptur yani Gavs’dır. Bu değerli zatlar, Kutuplar kutbunun emrindedir. Bu zatlar da her ne kadar yönetme yetkisinde güçlü olsalar da Gavs’ul azamdan destur almadan ne dil oynatabilirler, ne de bir şeye el atabilirler izinsiz karışmazlar. Buraya kadar anlatılan zatlar halk arasında üçler diye anlatılan değerli zatlardır.

Yani: Birincisi kutuplar kutbu yani Gavs’ul azam. İkincisi Kutup yani Gavs. Üçüncüsü de Gavs’dır.

Yediler- Kırklar: Diye anlatılan zatlar vardır. Bunların da her biri kutup olup ancak Allah’ın (c.c) ihsanı ile kutuplar Kutbuna hizmetçi olmuşlardır. Bunların her biri, haline göre bir yere memur edilmiştir. Meselâ: Kutuplar. Üçler. Bağdat, Şam, Halep beldelerinde tasarruf ederler. Diğer kutuplarda, hallerine göre değişik yerlerde tasarruf ederler. Oraları yönetirler. Hatta kâfirlerin ülkelerini dahi yönetirler. Ancak bunların tasarrufu, yönetimi kutuplar kutbunun emri ile olmaktadır. Zira kutuplar kutbunun tasarrufu dışında kalan iki cihan içinde hiçbir şey yoktur. Bütün eşyayı, bütün Ehlullahı kuşatmıştır. İki cihanda iyi kötü her ne olursa Allah’ın (c.c) izni ile Allah’ın (c.c) bilmesi dilemesi, kalbinin hareket etmesi ile olur; O anlarda Allah’ın (c.c) izni ile kutuplar kutbu tarafından verilen görevleri Kutuplar kutbunun tayin ettiği görevliler, yerine getirirler.

Kutuplar Tasarruf ederken:

Her biri, yönetmeye memur oldukları yerde dururlar ve öyle tasarruf ederler gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Zira durum böyle değildir. Kendisi İstanbul’da veya başka bir beldede olabilir, görevi Hindistan’dadır. O anda Hindistan’da ki görevini yerine getirir, onlara göre uzak yakın aynıdır.

YÜZLER---ÜÇYÜZLER---YEDİYÜZLER---BİNLER:

Anlatılanlardan başka yüzler, üç yüzler, yedi yüzler, binler dahi vardır. Bunlar da Allah (c.c) tarafından kutuplar kutbunun ve diğer kutupların hizmetlerini görmeye memurlardır.

ÜÇBİNLER--- BEŞBİNLER--- YEDİBİNLER--- ONBİNLER:

Anlatılanlardan başka, üç binler, beş binler, yedi binler, on binler vardır. Bunlar Kâmil ve mükemmili olsa dahi yönetim işlerine karışmaz. Bu anlatılanlarla beraber, her bir asırda, bir rivayete göre; 124.000 tane Allah’ın (c.c) velisi vardır. Kıyamet gününe kadar, bu mevcutlar hiç eksik olmaz. Kutuplar kutbu olan zat, vakti gelirde ölürse ve beka âlemine göçünce yoluna ve gereğine göre kutupluk en büyük Gavs’a Allah’ın (c.c) ihsanı olur. Nasıl olacağı da hilafet bahsinde anlatıldığı gibidir.

Kutuplar kutubu yani Gavsul azam, Allah’u Teâlâ’nın (c.c) emri ile Rasûlullah’ın (sav) izni ile bütün kutuplara yani Gavs’lara ve Ehlullaha şu emri verir:

Hemen her gün bu büyük mecliste toplanmanız lâzımdır.

Çünkü kutuplar kutbu olan değerli zat, şekli ve hali olmayan bir halle (yani manen) Allah’ın (c.c) huzurunda bulunur ve oradan ayrılmaz. Yüce Allah (c.c) şanına lâyık olmayan sözlerden beridir. Harfsiz ve sessiz olarak, kutuplar kutbuna yüce Allah’ın (c.c) zatı için ilham yollu her ne emir gelir ise diğer kutuplara hemen (yani Gavs’lara) o emri yerine getirmek emri verilir.

Bu şekilde bütün işler; Zerreye varıncaya kadar, görülür, gözetilir. Bu yoldan işler; Önce Batında yürütülür. Sonrada Zahirde yürütülür. Bazen olur ki; Kutuplar kutbu hayatta iken, en büyük Gavs’ın güzel gidişatı, güzel huyları, sözleri ve beğenilen halleri dolayısıyla, karşılıklı hoşnutlukla Gavsı azamı kendi makamına getirir: Kendisi tasarruftan el çeker. Tüm işleri ona teslim eder. Bundan sonra kutuplar kutbu hayatta iken, en büyük Gavs’ın kutuplar kutbu olması vuku bulur. Kutuplardan birine ölüm emri geldiği zaman, Allah’ın (c.c) emriyle, Rasûlullah (sav) Efendimizin izniyle Hızır (a.s) gelir durumu haber verir. Kutuplar kutbu da halin ve rabbani ilhamın bir gereği olarak, bazen şöyle yapar: Evliyaullah zincirindeki sıralamada sıradakini öne alır, ayrıca dışardan bir kişiyi zincire dâhil eder.

Bazen de şöyle olur: Falan yerde, falan mahallede, şu şekilde bir adam vardır. Git onu getir, şeklinde kutuplar kutbuna Hızır Aleyselâm’dan emir gelir. Gider o zatı getirirler. Bazen de, Hızır (a.s) ma şu emir gelir: Git, gece yarısı dünyayı dolaş, gece yarısı uyanık birini bulursan getir. Oda gidip getirir. Bunlar, birkaç kişi olursa, aralarından en lâyık olanı seçilir. Hızır (a.s), Müslümanlardan uyanık birini bulamazsa, diğer milletler arasından, yani diğer milletler arasında bulunan lâyık olan Müslümanlardan alır getirir. Anlatılan yoldan gelen kimseyi, kutuplar kutbu alır, Rasûlullah’ın (sav) divanına getirir ve ölen kişinin yerine getirilir.

Hemen her asırda; Kutuplar kutbu, en büyük Gavs, ilk kutup ve diğer kutuplar bu halle gelip gitmektedirler. Kıyamete kadar da böyle gelip gidecektir. Bazen, kutuplar kutbu olmak, hilafet sırrı, en büyük Gavs olmak mertebelerinin üçü de kutuplar kutbu olan değerli zatta birleşir. Vesselâm.

Hazret (k.s) Mürşidi kâmillerin tanınması ve bilinmesi hakkında önemli açıklaması:

Hakiki manadaki Mürşidi Kâmilleri bulup bilmek için alâmetleri çoktur. Ancak, en baştaki şudur: Mürşidi Kâmillerin her işi, sözü, amelleri, tavrı Rasûlullah (sav) Efendimizin sünnetlerine uygundur. Kesin olarak onlarda şeriata muhalif hiçbir hareket bulunmaz ve kabul da etmezler.

Bir alâmeti de şudur:  Kederli biri onun mübarek huzuruna girecek olsa, yüzünü gördüğü anda bütün derdi biter. Derdin aksine bir ferahlık olur, gönül açıklığı gelir. İnciler saçılan mübarek sözleri huzur verir. Hiç kimse onun meclisinden kalkmak istemez.

Başka bir alameti de: İdareciler onun meclisine geldikleri zaman elde olmadan elini öpmeye ve hayır duasını dilemeye mecbur olurlar.

Bu vasıflarla bilinen mübarek zatı bulan talipli hiç tereddüt etmeden elini öpmeli ve teslim olup hizmetini görmeye talip olmalıdır. Vesselâm.

Hazret (k.s) bu önemli konuyu Sadatlarımız şöyle açıklama yapmışlardır:

Hakiki manadaki Mürşidi Kâmillerin:

Birinci vasfı: Kuran ve sünnete tam bir ittibadır. Kâmil bir mürşidin hayatı ve amelleri Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ahlâkının yaşanmasından ibarettir. Mürşidi kâmillerin Kur’an ve sünnete bağlılıkları en üst seviyededir. Tıpkı karlı arazideki bir şahsın adımlarını önden giden rehberin ayak izlerine, tam bir hassasiyetle basarak yürümesi gibidir. Bunun için mürşidi kâmile "Verese tül enbiya," yani peygamber varisi denir. Tabii ki, böyle bir bağlılığın neticesinde, nefsanî bir hayat yaşanamaz.

İkinci vasfı: Söz ve halleriyle Allah’ı (c.c) hatırlatmasıdır. Allah’ın (c.c) veli kulları Esma-yı İlahiye’yi (Cenabı hakkın isimlerinin sırları’nı) tam manasıyla anlayıp, Allah’ın (c.c) cemali sıfatlarıyla ahlâklanıp etrafındakilere Allah’ı (c.c) hatırlatırlar. Nitekim de, Ashab-ı kiram: "Allah’ın veli kulları kimlerdir?" Diye sorduklarında. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu.  "(Allah’ın veli kulları) yüzlerine bakıldığında Allah’u Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir."

İşte Allah dostu bir mürşidi kâmilin siması muhatabının gönlüne huzur vermesi onu manevi bir âleme taşıması, Allah’ı (c.c) ve ahireti hatırlatması icap eder. Çünkü onlar, Allah ve Resulü’nün ahlâkıyla ahlâklanmışlardır.

Cenab-ı Hakk’ın en maruf (bilinen, güzel) isimlerinden ikisi. Rahman ve Rahim’dir: Allah’ın (c.c) Veli kulları da çok merhametlidirler. Cenab-ı Hak, Settarul- Uyub dur: Bir Veli de ayıp araştırmayıp bilakis örter. Cenabı Hak Kerimdir: Evliyaullah da cömerttir ve ikram etmekten haz duyar. Cenabı Hak Gafurdur: Veliler de hata ve kusurları affeder. Cenabı Hak Halim’dir: Evliyaullah da Hilm sahibidir. Kâmil Mürşid’ler, Allah’ın dostudurlar. Bu sebeple onlar diğer insanlardan pek çok yönleriyle farklıdırlar. Kalpleri Allah’a yakındır. İbadetlerinde ciddiyet ve huşu vardır. Davranışlarına çok dikkat ederler. Rasulullah’ın (sav) izinden yürüdükleri için onların duaları diğer insanların dualarından daha makbuldür.

Vücutları Zakir (Zikreden) hale gelip sadırları (Kalbleri) berraklaştığından (temiz olduğundan) girdikleri yerlere ferahlık verirler. İşte Mürşidi kâmiller de Allah Resulü’nün (sav) izinden yürüdükleri, sünneti Seniyyeye tam uydukları için Peygamber ahlâkına en çok onlar yaklaşa bildikleri için. Kaynağı Allah Resulünden (sav) gelen manevi bir heybet ve feyz taşırlar. Nasıl ki; Elektriğe tutulan bir insan sarsılır. Gerçek bir Mürşidin de insanın ruhunu önce biraz sarsması, sonra da onu ihya edip manevi ufuklara götürmesi lâzımdır.

Üçüncü vasfı: Manevi tayindir. Bir zatı Mürşid tayin etmek üzere bir zümrenin toplanması yeterli olmaz. Bu vazife, Hazreti Peygamber’e (sav) kadar uzanan sahih bir silsileden icazetli bir Mürşidi kâmilin tayini ile olur. Böyle bir tayin olmadığı zaman silsile orada kesilir. Bu sebeple bazı Mürşidi kâmiller, selâhiyetli birini bulamadıkları zaman kendilerine halef (halife) olarak, yollarını devam ettirecek birini bırakamazlar. Bazen bir tane, bazen de.  Mevlâna Halid-i Bağdadi (k.s) hazretleri gibi bir Zuhurat ile çok sayıda Mürşid bırakırlar. Bunun hikmeti, Cenab-ı Hakk’a (c.c) ait bir keyfiyettir.

Hülasa, Kalbin olgunlaşması ve manevi hakikatleri alıcı hale gelmesi, bazı şartlarla mümkündür. Bunun için manevi kemalâtın yollarını bilmek ve tatbik etmek icap eder. Bu yollardaki engelleri selametle aşabilmek için de Hak dostlarının rehberliğine ihtiyaç vardır. Her mürit, manevi gelişmesi için kendisine rehber olacak bir Mürşid aramalı, ancak terbiyesi altına gireceği Mürşid de bazı vasıfların olup olmadığına dikkat etmelidir.

Hazret (k.s) Mürşidi Kâmillerin tanınması ve özelliklerinden bahsettiler:

Bu zamanda öyle Mürşidi Kâmil nerede bulunur, diye sorulursa şöyle deriz. Gerçek Mürşidi kâmiller zor bulunur, onlar kendilerini saklar, belli etmezler. Sen onları Lillah için ararsan hemen onlar senin elinden tutabilir. Bunların alâmeti nedir diye sorulursa şunlar söylenebilir:

1- Onların mübarek huzurlarına vardığınız zaman, bütün sıkıntınız kaybolur. İçinizde bir ferahlık ve onlara karşı bir sevgi hâsıl olur.

2- Onun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemezsiniz. Onların sohbetleri ruhları rahatlatır, Allah (c.c) ve Resulü’nü hatırlatır.

3- Bu zatlar yaşantılarında şeriatı uygularlar ve Rasûlullah Efendimize (sav) tam Mutabaat ederler. En önemlisi de ehlisünnet vel cemaat akidesine sıkı sıkıya bağlıdırlar, kendi bünyelerinde yaşadıkları gibi, yaşatmak için de mücadele ederler. Bidat ve hurafelerden uzak kalırlar, Rasûlullah (sav) Efendimizin sünnetinin ve gerçek. Mürşidi kâmillerin uygulamalarının dışında bir uygulama yapmazlar.

4- Mürşidin keramet göstermesi bir üstünlük işareti değildir. Bazı insanların mürşitlerde aradıkları suda yürümek, havada uçmak gibi şeyler onun makamının yüksekliğini göstermediği gibi, mürşidin irşadı için şart değildir. Kerametsizde olur. Karga da havada uçar, ama yere inince leş yer. Gerçek Mürşid şeriatı yaşamasıyla belli olur.

Hazret (k.s) Sadatlarımızın Manalı kısa sohbetlerini naklettiler:

Allah’u Teâlâ’nın (c.c) Evliyaları:

Görüldükleri zaman, Allah’ı (c.c) hatırlatan kimselerdir,

Allah’ın (c.c) velileridir. O Zevat-ı Kiramın Nur hani ve Rabbanî bir siması vardır ki, onunla avam-ı halk içinden ayırt edilirler. Lâkin yüzlerindeki nuru görmek için Görür Göz, sözlerindeki manayı anlamak içinde İşitir Kulak lâzımdır. (Rabbanî: Rabbimize ait.)

"Allah (c.c) mahlûkatına kelâmına tecelli etmiştir. Lâkin onlarda Kalb Gözü olmadığından görmüyorlar." Demektedir.

"Beden ruhtan, ruh bedenden gizli değildir. Lâkin herkesin, Ruhu görmesine ruhsat yoktur."

"Yek nazar eylerse arifi billâh aslı kemhareyi. Yani (işe yaramaz taşı) Mücevher eder."

Yani; Bir Mürşidi Kâmil ona nazar ederse. En güzel insan haline gelir. Ve halden, hale sokar.

NOT. Tabi ki. Teslimiyeti. Yüksek olanlara.

Hazret (k.s) Hazretlerinin "EVLİYAULLAH" Hakkında Mühim Nasihatleri:

Mürşidi kâmiller birer Hak dostu olduklarından onlara karşı edep ve hürmette kusur etmemek ve kendilerinden manen istifade etmek icap eder. Ancak bunu yaparken ifrat ve tefrit sınırlarına dikkat etmek lâzımdır. Zira bütün Peygamberler ve Salih zatlar öncelikle birer kuldurlar. Cenabı Hak (c.c) kendilerine ne nasip etmişse, ancak onlara nail olmuşlardır.

Bu konuya örnek olarak Hazret (k.s) şu olayı anlattılar: Bir kişi Hz Yakup’a (a.s): Ey akıllı Peygamber, Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısırdan gelirken duydun da, neden yanı başındaki kuyuya atılırken onu görmedin diye sordular?   Hz. Yakup (a.s) şöyle cevap verdi.

Bizim bu husus da nail olduğumuz ilahi nasip, çakan şimşekler gibidir, bazen açık olur, bazen kapanır.

Bu bakımdan meselâ; Allah’ın (c.c) sevgili bir kulu, dua ettiğinde mutlaka kabul olacak veya bir hastaya okuduğunda kesinlikle şifa bulacak denilemez. Bu Allah’ın (c.c) tamamıyla takdirine bağlıdır. Ayrıca yapılan dualar hemen bu dünyada değil, bazen ahirette tecelli edeceğinden bunların Hakk’ın tecellisine bağlı olduğu unutmamalıdır.

Başka bir önemli husus da Peygamberlerin ve Evliyaullahın da meşrep ve tasarrufları farklıdır. Birinde öne çıkan bir husus diğerinde aynı seviyede olmayabilir.  Zira her iki tarafa verilenler ve kendilerinden istenilen hizmet ve tasarrufları ayrı ayrıdır. Ama elbette ki hepsinde asıl gaye, kulluk ve marifettir. (Allah’a (c.c) teslimiyettir.) Çünkü Rabbe giden yollar, mahlûkatın sayısınca çoktur. Örnek Musa (a.s) ile Hızır (a.s) kıssasıdır.

Hazret (k.s) bu sohbetinde "HIZIR (a.s) ile MUSA (a.s)" Kıssasını naklettiler:

Kur’an-ı Kerimde ve Peygamber (sav) Efendimiz’in  bazı Hadis-i şeriflerinde anlatılan, bu hadise, Ledünni ilminin muhtevasından muhteşem pırıltılar aksettirmektedir.

Hazreti Musa (a.s) ve ona inananların peşine düşmüş olan firavun ordusu, İsrail oğullarının gözleri önünde Kızıldeniz’e gark olmuştu. Bu ilahi lûtfun ardından Hazreti Musa (a.s) onlara çok ateşli bir vaaz verdi.

Öyle ki dinleyenlerin kalpleri yumuşadı, gözleri yaş döktü. Musa’nın (a.s) Kavmi ilim ve marifetteki derinliğine hayran kaldı. İçlerinden biri, bu sohbetin feyziyle mest olarak:

“Ey Allah’ın peygamberi, dünyada senden daha âlim bir kimse var mı?” Diye sordu. Musa (a.s) ise hoşuna giden bu suale “Allah bilir” demeksizin:

“Hayır, böyle bir kimse bilmiyorum diye cevap verdi. Bu suretle bir zelle işlemiş oldu. (Zelle: Peygamberlerden ender olarak sadır olan ve ilahi rızaya uygun olmayan, gayrı iradi. Yani kasıtsız söz ve davranışlar.) Allah’u Teâlâ (c.c) bu cevabı hoş görmedi ve o esnada Musa’ya (a.s) vahy ederek:

«İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, o senden daha âlimdir. Ona, hususi bir ilim (Ledünni ilim) vermişimdir.»  Buyurdu. (Kehf suresi- 60- 82- de geçiyor.) Musa (a.s) bu ilmi öğrenmek arzusuyla:

O iki denizin birleştiği yere kadar durup dinlenmeksizin gideceğim, gerekirse senelerce yürüyeceğim dedi.” Daha sonra kız kardeşinin oğlu Yuşa bin Nûn ile yola çıktı. Seyahat esnasında bazı tecelliler yaşandı. Nihayet aradıkları şahsı buldular. Allah’u Teâlâ (c.c) Kur’an-ı kerimde bu buluşmayı şöyle bildiriyor:

«Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona nezdimizden bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim (Ledünni ilim) öğretmiştik.»

Musa (a.s) ma vahiyle işaret edilen bu zat, bir kayanın üzerinde yeşil bir hırkaya bürünmüş vaziyetteydi. Hz. Musa yaklaşıp selâm verdi ve:

—Ben Musa’yım dedi.

—Hızır (a.s) da “demek beni İsrail peygamberi Musa sensin dedi”

Musa (a.s) Bana Allah (c.c) tarafından, insanların en âlimi olarak bildirilen zat sen misin? Diye sordu.

Hızır (a.s) cevaben:

Ya Musa, Allah sana ilim vermiştir, o bende yoktur, bana bir ilim vermiştir, o da sende yoktur. Dedi.

Musa (a.s) Hızır (a.s) ma: Allah’ın sana öğrettiği rüşd’ü (hakikate ulaştıracak ilim ve hikmeti) bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim? Dedi.

Musa (a.s) Hızır (a.s), dan bu ilmi tahsil etme arzusunu böylece bildirdi. Görülüyor ki bu ilmin tahsili için ayeti kerimede geçtiği üzere “Tabi olmak” gerekiyor. Zira bu ilim sadırdan sadıra intikal edecektir. (Yani. Kalbden Kalbe.) Bunun için de bir maiyet, yani maddi manevi beraberlik mecburiyeti vardır.

Musa (a.s) zahiren anlaşılması mümkün olmayan kendisine acayip ve Garaib’den görülen bazı hakikatlerin hikmetini Hızır (a.s) ise Musa (a.s) ma. Şöyle bildiriyor. (Garâib: Garip şeyler.)

—Doğrusu sen benimle beraberken sabretmeye asla muktedir olamazsın! İç yüzünü bilmediğin bir bilgiye nasıl sabredeceksin ?” Dedi.

Hızır (a.s) aslında daha bu sözüyle, Hz. Musa’nın (a.s) psikolojik durumu hakkında ilk keşfi yapmış, O’na kendini anlatmış oluyordu ki, bu hal sonunda gerçekleşecekti. Çünkü bu ilim büyük bir sabır istiyordu. Musa (a.s) ise çok hareketli bir hayattan geliyordu. Burada Hz. Musa’nın (a.s) alacağı ders, ilahi hakikat ilmi karşısında kendi mevkiini ve aczi yetini görmekti.

Musa (a.s) ise ısrarla:

— “İnşâallah beni sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim.” Dedi.

Hızır (a.s):

— Madem bana uyacaksın, ben sana bir şey söylemedikçe, hiçbir konuda bana sual sorma!” Dedi.

Bunun ardından sahilde beraberce yürüdüler. Nihayet iki kardeşe ait bir gemiye bindiler. Hızır (a.s) kendilerinden ücret bile almayan bu Salih kimselerin gemisini delmeye başladı. Musa (a.s) heyecanla:

“- Gemi halkını boğmak mı istiyorsun! Niye deldin gemiyi? Bu geminin sahipleri zaten fakir kimseler, buradan ekmek paralarını çıkartıyorlar. Bu gariplerin gemisinden ne istedin? Doğrusu çok şaşılacak bir iş yaptın!” dedi.

Hızır (a.s) ise evvelki ikazını hatırlatarak:

“- Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?” Cevabını verdi.

Musa (a.s):

“- Unuttuğum bir şeyden dolayı beni hesaba çekme; Bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma.” Dedi.

Tam bu sırada bir serçe kuşu gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır (a.s), bu manzarayı Musa’ya (a.s) göstererek şu teşbihte bulundu.

“- Allah’ın (c.c) ilmi yanında senin, benim ve diğer mahlûkatın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.”

Bir müddet sonra gemiden indiler ve birlikte yürümeye başladılar. Nihayet bir erkek çocuğa rastladılar. Hızır (a.s), hemen o çocuğu öldürdü.

Musa (a.s):

“- Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın katlettin ha! Gerçekten çok fena bir şey yaptın!” dedi.

Hızır (a.s) ise yine aynı şekilde mukabele etti.

“- Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?”

Musa (a.s), verdiği sözde duramamanın büyük mahcubiyeti içinde:

“- Eğer bundan sonra da bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten, sana ileri sürebileceğim mazeretlerin sonuna ulaştın.” Dedi.

Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp yiyecek bir şeyler istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındığı gibi, üstelik onlara bir de kötü muamelede bulundu. Hz. Musa (a.s) ve Hızır (a.s) köyden çıkarken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvar gördüler. Hızır (as), kerpiçle o duvarı yeni baştan örüp doğrulttu. Bunun üzerine Musa (a.s):

“- Kendilerine geldiğimiz hâlde bize ilgi gösterip ağırlamayan, açlığımızı dindirecek bir-iki lokmayı bile bize çok gören şu insanlara sen bedava iş yapıyorsun. Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alabilirdin.” Dedi.

Hızır (a.s) ise şöyle dedi:

“- Artık birbirimizden ayrılma vakti geldi. Şimdi sana, sabredemediğin üç hâdisenin içyüzünü haber vereceğim:

O deldiğim gemi, Denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu göstermek istedim. Çünkü onların arkasında, bütün sağlam gemileri gasp etmekte olan bir kral vardı.

Erkek çocuğa gelince; Yarın asi biri olacaktı. Onun ana-babası ise, Salih kimselerdi. Bunun için çocuğun onları azgınlık ve nankörlüğe sürüklemesinden, onlara eziyet etmesinden korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

Doğrulttuğum duvar ise, Köydeki iki yetim çocuğun idi. Altında da onlara ait bir hazine vardı. Çocukların babası, Salih bir kimseydi. Rabbim Murâd etti ki, o iki çocuk, güçlü çağlarına erişsinler ve Rablerinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben, bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, sabredemediğin hadiselerin içyüzü budur.”

Bu kıssadaki Hikmetli, ibretli ve esrarlı noktalara dair pek çok şey ifade edilmiş ve şerhler yapılmıştır. Bu mevzudaki hikmet dolu nüktelerden bir kaçını şöyle ifade edebiliriz.

Ledünni ilim, Hâdisata, zahirî şartların, beşerî kıstasların ötesinde, keyfiyeti çoğu insanlara meçhul bir nizamın ölçüleriyle bakıştır.

  • Meselâ bütün ilimlerde “Sual”, öğrenmenin en mühim anahtarı kabul edilirken; Bu ilimde ise Sual, İtiraz, münakaşa ve münazara yoktur. Buna mukabil, Sükût, Sabır ve Teslimiyet vardır. İşlerin nihayetine ve neticesine bakılır.

Kıssada geçen Gemi seyahatinde Salih gemici kardeşler, Hz. Musâ (a.s) ve Hızır (a.s)’dan ücret almamışlardı. Bu suretle Hak dostlarına yapılan küçük bir iyiliğin büyük bereketiyle karşılaştılar. Gemileri, telafisi mümkün küçük bir zarar ile gasp olunmaktan kurtuldu. Yani kendisiyle ihsanda bulunulan helâl sermaye, zayi olmadı.

Yine geminin kusurlu kılınarak kralın gaspına mâni olunması, işâr’i manada, kişinin ömür deryasında yüzen gemisi mevkiindeki nefsini kusursuz gördüğü takdirde kibir ve ucub girdabında manen helâke sürüklenebileceği, bu sebeple de daima acziyet ve kusurunu itiraf hâliyle manevî kayıplardan sakınması gerektiği şeklinde şerh edilmiştir.

Hızır (a.s)’mın Masum bir çocuğu, ana-baba, kardeş ve arkadaş sevgileri gibi beşerî fakat masum sevgileri, lâyık olduğu kıvamda tutup Allah (c.c) sevgisinin ötesine geçirmemelidir. Aksi hâlde bunlar, insanı aslî maksadından alıkoyar, hatta onu yoldan çıkarır.

İş’ar: Yazı ile haber vermek. Anlatmak, bildirmek. İşar: Birlikte. Geçinmek. Muaşeret etmek. Hoş geçinmek.

Bu kıssa Kuran-ı Kerim’de Kehf suresinde geçmektedir. Ayet- (60- 82)  Hazret (k.s) bu kıssanın ara, ara okunmasının faydalı olacağını tavsiyede bulundular.

Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s) Hazretleri ne güzel söyler:

Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif anı seyreyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler!

Deme niçin şu şöyle

Yerincedir o öyle

Var sonunu seyreyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler!

Hazret (k.s) bu sohbetlerinde Tarikatlı Müridlere kısa nasihatta bulundular:

Tarikatlı kişiler arasında üç kavram olması lâzımdır; İhlâs, Teslimiyet, Muhabbet. Tarikatlı kişi her yaptığı işi Allah (c.c) rızasını gözeterek yapması lâzımdır. Yani yaptığı işi temiz bir niyetle yapmalı müridler bir biri arasında sevgi ve muhabbeti kardeşliği artıracaklar bir birlerini sevip sayacaklar, Tam manasıyla bağlanıp teslim olacak, mürşidine karşı rabıtayı bırakmayacak. Verilen görevi en iyi bir şekilde yapıp Cenabı Allah’a (c.c) karşı lâyık bir kul olmaya çalışmak lâzımdır.

Hazret (k.s) bu sohbetinde Tarikat Mürid ve sofi ne demek olduğunu açıkladılar:

Mürid Farsçada ölü demektir. Burada ölüden maksat müridin kendi nefsi emaresini ve şeytanı yenebilmesi lâzımdır. Her zaman işinde evinde her yerde Allah’ı (c.c) zikretmesi lâzımdır. Hiçbir zaman gaflet içerisinde olmamalıdır. Devamlı olarak kalbinden Allah’ı (c.c) zikretmesi lâzımdır.

Hazret (k.s) şöyle bir örnek verdiler. Beyazıd-i Bestami (k.s) Hazretleri bir gün. Menkıbe. Pazaryerinde dolaşırken bir dükkâna giriyor, dükkân sahibi o kadar mükemmel biri ki sakallı tesbihi şak, şak çekiyor. Dış görünüşü itibarı ile harika bir Müslüman. Kendi kendine bir de bu zatın makamına bakayım ne kadar yüksektir diye düşünüp bir an teveccüh ediyor, görüyor ki kalbi gaflet içerisinde zikirden uzak. Bir başka dükkâna giriyor, genç biri sakalsız görünüşü de biraz gururlu, ne kadar kötü bir hal bir de bu gencin makamına bakayım deyip teveccüh ediyor ve görüyor ki Maşâallah kalbi devamlı Allah’ı (c.c) zikrediyor. Dünya ve ahiretini aynı anda yürütüyor. Diyorlar.

Hazret (k.s) bu sohbetinde "SABIR" konusunda bir Menkıbe naklettiler:

Bir gün Mevlâna Halid-i Bağdad-i (k.s) Hazretleri Camide cemaate sohbet ederken. Bir Hıristiyan kadın geliyor. Ey hoca Halid sen akşam benimle zina yaptın. Şimdi camide millete sohbet ediyorsun utanmıyorsun diyor. Mevlâna Halid-i Bağdad-i (k.s) benim haberim yok. Eğer seninle zina etmişsek gel beraber tövbe edelim diyor. Bu sözü duyan kadın düşüp bayılıyor, bir müddet sonra ayılınca. Mevlâna Halid-i Bağdad-i (k.s) Hazretlerine bu sözü söylediğine pişman olarak tövbe ediyor. Bu iftirayı niçin yaptığını söyle açıklıyor. Seni çekemeyenler beni tutup altın karşılığı seni cemaat önünde rezil etmemi istediler. Şimdi ben pişmanım diyor ve tövbe ediyor. Bu tövbe sonrası kadın değişiyor, kapanıyor tesettürlü hale geliyor. Bir mürid olarak bu kıssadan bir hisse çıkarmak lâzımdır.

Hazret (k.s) bu sohbetinde iyi bir insan olabilmekten kısaca bahsettiler :

Hazret (k.s) Hazretlerine: İyi bir insan olabilmek için ne yapılmalı? Diye soruluyor.

Hazret (k.s) şöyle buyuruyor:

Birincisi: Abdest alırken Allah’ın (c.c) huzuruna çıkacakmış gibi abdest almak lâzımdır.

İkincisi: Namazda da Allah’ın (c.c) huzurunda olduğumuzu akıldan çıkarmamak gerekir.

Üçüncüsü: Zikir çekip zikirden sonra kalbin o zikri devam ettirmesi lâzımdır.

Hazret (k.s) bu sohbetinde Tarikat ile ilgili çok önemli bir Menkıbe naklettiler:

Âlim bir kişinin oğlu tarikata giriyor daha sonra babasının da tarikata girmesini tavsiye ediyor. Baba oğluna soruyor. Niçin tarikata gireyim? Diyor. Oğul babasına imanını şeytandan kurtarman için, deyince. Baba oğluna benim Allah (c.c) varlığını ispat edecek 99 delilim var deyince. Oğlu babasına bir şey diyemiyor. Bu sözüne karşılık aradan bir süre geçtikten sonra baba zekerat’a düşüyor. Oğluna ben tarikata girmek istiyorum deyince oğlu şaşırıyor. Babasına soruyor, hayırdır baba ne oldu deyince baba: oğlum şeytan öyle bir âlim ki zekarat halimde bana geldi benin Allah’ın (c.c) varlığını ispat eden 99 delilimi yok etti dedi. Oğlum koş üstadına durumu anlat deyince oğlu üstadına gidip durumu anlatıyor. Üstadı şöyle diyor: Babana söyle Allah’ın (c.c) varlığını birliğini ispat delile ihtiyacım yok ben delilsiz ve ispatsız olarak Allah’a (c.c) inanıyorum desin. Netice de baba Şehadet kelimesini söyleyerek ruhunu teslim ediyor. Burayı iyi anlamak lâzımdır.

Hazret (k.s) Isparta’da bulunan cemaate "AHMAKLAR" konusunda önemli açıklamada bulunmuşlar:

Hazret (k.s) Hazretlerini Norşin’de ziyaretlerinde, arkadaşın biri şöyle bir soru sormuş.

Şeyhim biz insanlara tebliğ edemiyoruz, anlatamıyoruz ne yapmamız lâzım, nasıl yapmamızı tavsiye edersiniz, himmet buyurun dualarınıza ihtiyacımız var şeyhim diyor.”

Hazret (k.s) Hazretleri cevaben şöyle buyuruyorlar.

Sizler bu vazifeyi yapamazsınız. Bu vazifeyi yapabilmek için öncelikle lokmaya dikkat etmek lâzımdır, sonra namazları kazaya bırakmamak lâzımdır, ayrıca göz zinasından uzak durmak gerekir, birde gıybeti terk etmek lâzımdır. Himmet ve dua ancak bunlardan sonra gelir. Sizler. Çocuklarınızla ailelerinizle ilgilenin onların eğitimiyle ilgilenin, onlara öğretin.

Hazret (k.s) Hazretleri bu tavsiyeyi yapıyor ve çok önemli bir açıklamada bulunuyor:

Sizler anlamadınız, sizin eğitiminiz farklıydı, sizin eğitiminiz bazı cemaatler gibi keramete dayalı bir eğitim değildi. Sizin eğitiminiz farklıydı ama siz anlamadınız, sizler hepiniz Ahmaksınız. Diyor. Ve Hazret (k.s) Soru soran arkadaşa. Sen ahmak ne demektir bilirmisin? Diye arkadaşa sormuş. Arkadaş. Cevap veremeyince. Hazret (k.s) mübarek kendisi cevap vermiş: Ahmak; Dünyası için ahiretini terk edendir,

AHMAK: Aklı az, görüşü kısa olan. Peygamber Efendimiz (sav) bu konuda şöyle buyurmuşlar: “Akıllı kimse, nefsine uymaz ve ibadet yapar. Ahmak olan nefsine uyar, sonra Allah'ın rahmetini bekler.” (Hâdis-i Şerif-Berîka)

Resul-ü Ekrem (sav) Efendimiz bir Hadisi Şerifinde şöyle buyuruyor: Akıllılığın alâmeti; Nefse gâlib ve hâkim olmak ve öldükten sonra lâzım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alâmeti; Nefse uyup, Allah'tan af, merhamet beklemektir. (Hâdis-i şerif-Berîka)

İsa Âleyhisselâm bu konuda şöyle buyurmuşlar: ”Anadan doğma körlerin görmesini sağlamak, hatta ölüleri diriltmek bana zor gelmedi. Fakat ahmak olana, doğru sözü anlatamadım.”

Hazret-i Ömer (r.a) bu konuda şöyle buyurmuşlar: Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü ekseriya sana iyilik yapayım derken, zararı dokunur.

Azizim sohbet edeceğin kimsede:

1 -Akıllı olmak,

2- Güzel ahlâklı olmak,

3 - Fâsık olmamak,

4- Bidat sahibi olmamak,

5- Dünyaya haris olmamak gibi beş vasıf olmalıdır.

Akıllı olmak: Akıl sermaye ve asıldır. Ahmak olan kimsenin sohbetinde hayır yoktur. Dostluk ne kadar uzun sürsede devam etmez, sonu ayrılık ve dargınlıktır.

Nitekim Hz Ali (krv)

“Ahmak ve cahil ile arkadaşlık etme, ondan kendini kolla, nice ahmaklar var ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helâk ederler. Kişi arkadaşı ile ölçülür, bir şey için diğer şeyde benzerlik vardır. Kalpler buluştuğu zaman birinin diğerine delaleti vardır.”  Demiştir.

Ahmak adam, kâr yapacak yerde bilmeyerek zarar yapar.

“Akıllı düşmandan korkmam, fakat ahmak dosttan korkarım. Akıl bir fendir yolu da açık meydandadır, fakat ahmaklık çeşit çeşittir.” Demiştir.

Bunun için, Ahmaktan uzaklaşmak, Allah’a yaklaşmaktır"  dediler. Süfyan-ı Sevri: Ahmak olanın yüzüne bakıp durmak muhakkak bir hatadır. Demiştir.

Akıllı adamdan maksat her şeyi olduğu gibi anlayabilen veya anlatıldığı zaman kabul eden kimsedir.

İmam-ı Rabbanî (k.s) bu konuyu şöyle açıklamışlar: Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allah’u Teâlâ’yı bırakmak ahmaklıktır. Ahmağa verilecek en güzel cevap, sükûttur. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.  
Bile, bile hatada ısrar eden ahmaktır. Mahlûkatın, yaratılmışların en ahmağı nefistir. Çünkü daima kendi aleyhine, zararına olan şeyleri ister.

Sırrî-yi Sekatî (k.s) bu konuda şöyle buyurmuşlar: Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp, başkasının ayıbıyla uğraşmasıdır.

Hazret (k.s) bu sohbetinde şöyle anlamlı bir Menkıbe nakletti:

Bir gün Şeyh Cüneyd-i Bağdadi (k.s) Mürid’lerine şöyle söylemişler:

“Gördüm ki bir Kedi, Farenin bulunduğu deliğin önünde durmuş; Farenin çıkmasını gözlüyor. Öyle titiz bir vaziyette bekliyor ki dikkat ettim; Sanki donup kalmış gibi. Bir kılı dahi hareket etmiyor. Düşündüm ki: “Bu Kedinin Maksudu (Talebi, isteği) Faredir. Maksudunu ele geçirebilmek için pür dikkat onu gözetliyor. ”Bu olaydan büyük bir ibret aldım.” “Şimdi size söylüyorum: Oğlum, ne ben (Hâşâ) Fareden aşağıyım. Ne de siz bir kedi’den daha ahmaksınız. Buyurmuşlar.”

Hazret (k.s) bu konuyu şöyle açıkladılar: Yani: Sizler niye benden istifade için, beni avlamak için o Kedi kadar titiz ve dikkatli değilsiniz. Diye buyurdular. Anlayan anlar. Vesselâm.

Hazret (k.s) Hazretleri “Baytar vazifesini yapmış” Menkıbe’sini naklettiler:

Gözü ağrıyan ahmak birisi, Baytara (Veterinere) gidip ilaç ister. Baytar, (Bende hayvanlara kullanılan ilaç vardır) der. Ahmak adam, (Olsun ondan sür) der.  Baytar, hayvanlara sürdüğü ilaçtan onun gözüne de sürer. Adam kör olur. Bunun üzerine baytarı mahkemeye verir. Olayı dinleyen hakim, (Baytar vazifesini yapmış, tazminat ödemesi gerekmez) diye hüküm verir.

Çünkü bu adam hayvan olmasaydı baytara gitmezdi.

Hazret (k.s) Sohbet edenin ve Dinleyenin adabını kısaca açıkladılar:

Sohbet esnasında sohbet eden kişi, sohbeti Allah (c.c) rızası için yaparsa ve sohbeti dinleyende Allah için dinlerse o sohbetin feyzinden faydalanır. Ve o sohbetten bir takım şeyler kapar. Eğer sohbeti eden, dinleyen Allah (c.c) için dinlemezse yani vücudu o mecliste,  kafası başka yerde olursa o zaman o sohbetten hiçbir şey alamaz ve sohbetin feyzinden faydalanamaz.





dosyayi aamadim