Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

21:51, 17 Aralık 2014 Çarşamba
ALLAH (C.C) VE RESULULLAH (S.A.V.) SEVGİSİ
ALLAH (C.C) VE RESULULLAH (S.A.V.) SEVGİSİ

ALLAH (C.C) VE RESULULLAH (S.A.V.) SEVGİSİ

“Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim.”


ALLAH (C.C) VE RESULULLAH (S.A.V.) SEVGİSİ

Hazret (ks) Allah (c.c) ve Rasulullah (sav) aşkı  (Muhabbet) hakkında şöyle buyurdu:

Azizim, Şirk tehlikesi bulunan her türlü inanç ve davranışlardan ve şehvete meylettiren dünya sevgisinden arınmak ve korunmak elbette lâzımdır. Nefsin arzusuna uyularak bozulan dünya ve dinî hayatımızı tövbe ve istiğfar ile düzeltmek icap eder.

Bilinmelidir ki, Allah’a (c.c) muhabbet deryasına götürecek olan rahmet ve muhabbet pınarı.  Hazreti Peygamber Efendimizdir (sav).

Hazreti peygamber’e (sav) muhabbet, Allah’a (c.c) muhabbet;

Hazreti peygamber’e (sav) itaat, Allah’a (c.c)  itaat;
Hazreti peygamber’e (sav)  isyan, Allah’a (c.c) isyan anlamındadır.

Rasûlullah (sav) sevgisi:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz. Muhabbetten. Ne hâsıl.

Buna göre Hazreti Peygamberin (sav) varlığı, beşer için bir muhabbet kaynağı, yani sığınağıdır. Arifler bilirler ki, mevcudatın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedi’dir. Bu sebeple bütün kâinat, varlık nuru Hazreti Muhammed Mustafa’ya(sav)  hediye edilmiştir.

Nitekim Cenabı Hak (c.c), mahlûkat içinde ilk önce “Nur-i Muhammedi”yi yaratmıştır.

Çünkü bu hasret âlemin muradı ilahiden sonraki ikinci varlık sebebi, "Nur-i Muhamme­di"yi belirtmek Bunun için nur-i Muhammedi, Allah’ın (c.c), kâinata ve kullarına büyük bir ihsan-ı ilahisidir. Nur-i Muhammedi ki, ilahı hakikatin ilk meydana çıkma mekânıdır. Nur-i Muhammedi, Allah’u Teala’nın (c.c) hakikatinin bizim dünyamıza ve onun şart­larına uygun Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (sav) tedricen indirilmesi. (Birden indirmeye inzal, parça, parça indirmeye de tenzil denir.)  bir İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi.

Sadatlarımız Peygamber Efendimiz (sav) için ne güzel söylemişler:

"Ya Rasulullah! Sen, Tur Dağı’nda, üzerinde ilahı nurlar tecelli ederek Hazret-i Musa'ya yol gösteren ve gölgesi yere düşmeyen bir nur ağacı gibisin! Sen, âlemi elinde tutup ay­dınlatan bir güneş olarak baştan ayağa nursun. On sekiz bin âleme hükmetmeğe amirsin!”

"Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen! Senin rahmet ete­ğine sarıldım.  Ben günah ve kusurlarımla tanınan bir zavallı, Sen de merhametinle meşhur bir sultansın!"

Azizim bir yaratılış harikası olan Fahri Kâinat Rasulullah (sav) Efendimizi beşeri takat dâhilinde kâmilen kavra­ya bilmek mümkün değildir. Bizler, ancak denizden doldurduğumuz kabın hacmi kadar netice elde edebiliriz. Bir bardağa bir ummanı sığdırmak mümkün olmadığı gibi nur-i Muhammedi'yi idrak de layıkıyla mümkün değildir.

Yine Sadatlarımız bu hususu şöyle güzel beyitle anlatmaya çalışmışlar.

Zaman o gül gibi gül görmemiş zaman olalı,

Gülün güzelliği dillerde destan olalı.

Mümin gönüllere akseden hakikati ise, ancak deryadaki bir damla kabilindendir. Zira nur-i Muhammedi, tıpkı "Beytullah" gibi akıl ve anlayış, kavrayışları aşan gerçekle­rin beşeri anlayış, kavrayış seviyesine sokulmuş ve meydana çıkmasıdır.

Kelime-i şahadette de ifade, ettiğimiz gibi elbette ki Rasulullah Efendimiz (sav) bir "kul"dur. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) kullar içinde seçilmiş, baş tacı olan çok sevilen, hürmet edilen On sekiz bin âleme hükmetmeğe memur olmuş bir "RasuI"dür.

Hem öyle yüce bir Resuldür ki, bütün peygamberlerin adı, O'nun mübarek adında cem olmuştur. Bütün peygamberlerin getirmiş olduğu şeriat, yani din-i mübîn, O'nun getirdiği İslam ile kemal bulmuştur.

Sultanlar adına hutbeler okunur, methiyeler yazılır ve on­ların devletleri son bulmasın diye dualar edilir. Lâkin bir za­man sonra, o sultanlar da devletleri de tarih sahnesinden si­liniverirler. Ancak Nebilerin adına okunan hutbeler böyle de­ğildirNebilerin ve onların varisi olan velilerin saltanatları daimidir. Onlar, Hakk katında olduğu gibi gönüllerde de ebedileşmişlerdir. Padişahların saltanatları ise, fani, bir dünya saltanatıdır. Dolayısıyla yok olmaya mahkûmdur. Fakat Pey­gamberler ve Veliler, kulları Mevla'ya götüren yüce kılavuz­lardır. Onlar faniliği ebedi olan Allah’a (c.c) feda ederek ölümsüzleşmiş ve yok oluştan kurtulmuş müstesna ruhlardır. Berzah âleminde de sonraki âlemde de saltanatları devam eden manevi­yat sultanlarıdır.

Berza âlemi: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve manevî bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âleminde sevdikleri kimselerle ve iyi insanlarla görüşürler ve çok zevkli yaşarlar. Kıyamet kopunca Allah(c.c) bütün ruhları haşir meydanında cesetleri ile diriltip toplayacaktır.

Allah’u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurur:

Onlar,  dünya ve âhirette "iyi biliniz ki, Allah’ın velilerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar. (Yunus- 62)beyanına mu­hataptırlar. Bu kıymetli ruhların oluşturduğu safların mihra­bında da (önlerinde) Peygamber Efendimiz (sav) vardır.

Bu itibarla her zahiri padişahın ismi silinir giderken dün­ya ve âhiret sultanı olan Peygamber Efendimiz (sav) mübarek ism-i şerifi yerde, gökte ve gönüller­de ebedidir. O halde gönüllere dünyevi padişah ve onlara ait saltanatların namını değil, o ebedilik tahtında oturan eşsiz sul­tanın namını silinmeyen muhabbet yazısı ile yazmalı ki, kalplerimiz, kendisine verilen ulvi kıymetini muhafaza edebilsin.

Cenabı Hak Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

«(Ey Resulüm!) Hâlbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.» (Enfal- 33) beyanı müşrikler için varit olmuş bir ayet-i kerimedir.

Bu manada demektir ki. O Varlık Nuru olan Rasulullah Efendimizi (sav) gönüllerinde taşıyan müminler hakkında büyük müjdeler ve mükâfatlar var­dır. Bu demektir ki, bir mümin kulun gönlü, Rasulullah (sav) ne kadar muhabbetle dolarsa, o ka­dar azab-ı ilahiden ve gazabullahtan uzaklaşmış olur. Bu, Cenab-ı Hakk'ın yüce bir vaadidir. Yani Mevla, gönlümüzde Allah Resulü (sav) varsa bizi helak et­meyecek ve bize azabda bulunmayacaktır.

Veliler ve Salihler, gönül aynalarında ruhlarını Rasulullah Efendimizin (sav) muhabbeti ile parlatır­lar. Maddi aynalarda ancak cisimleri olan şeyler, şekiller ve renkler görünür.

Mutlak güzel olan Rabb'in, kâinatı ve insanları yaratışındaki sır da böyledir.

Allah’u Teâlâ Hadisi Kutside şöyle buyurur:

«Ben gizli bir hazine idim, Beni bilsinler, tanısınlar diye mahlûkatı yarattım

Yaratılışın başlangıcı, Rasulullah Efendimizin (sav) nuru ile Vücüd bulduğundan, dünyada zuhur eden bütün peygamberler başta Hazret-i Âdem (a.s) olmak üzere velayet yoluyla Rasulullah Efendimizin (sav) nurunun feyiz ve bereketini taşımışlardır.

Bütün güzellikler Rasulullah’a (sav) aiddir. Rasulullah’ın sebebi ile yaratılmış­lardır. Nerede bir güzellik varsa, Rasulallah tan yansımadır. Zira Rasulullah olmasa idi, hiçbir şey Vücüd bulmaz idi. Rasulullah Efendimiz (sav) gonca-i ilahidir.

Mevlâna (ks) bu hususta şöyle söylemiştir:

"Cebrail (a.s), sadece bir kanadını açınca do­ğuyu da batıyı da kaplamıştı. Peygamber Efendimiz (sav) onu görünce, ona bu heybeti verenin bü­yüklük ve azametini düşünerek kendinden geçip bayıldı."

"Lakin Peygamber Efendimiz (sav) eğer hakikat-i Muhammediyye'nin o akıl almaz kanadını aç­sa idi, Cebrail ebedi olarak kendinden geçer, bir daha kendi­ne gelemezdi."

Zira Resulullah (sav) Cebrail’le beraber sidretü 'I-münteha’ ya varınca Cebrail durmuş ve: «Ya Rasulallah! Sen buyur! Ben seninle müsavi değilim. Buradan öteye bir kere kanat çırpsam, yanar kül olurum!» demiştir. "

Rasulullah Efendimiz (sav), canlardan aziz, cananlardan üstün, her şekliyle muhabbete en layık müstesna bir yaratılıştır.

Rasulullah Efendimiz’in (sav) muhabbet toprağında yeşerenlerin başında gelen ashabı tariflere sığmayan bir aşk ikliminde yaşamışlardır.

Hazret (ks) bu konuyla ilgili anlamlı bir Menkıbe anlattı: Musa (a.s), bir gün Allah’u Teâlâ ile münacat etmek üzere Tur dağına giderken. Bir kimseye rastlar. O kimse:

Ya Musa, Cenabı Hak'ka niyaz et. Bana amcamın kızını nikâh etsin, der.

Bir müddet gittikten sonra ikinci bir kimseye tesadüf eder. O kimse de:

Ya Musa, benim için Allah’a yalvarıver, çok fakir bir haldeyim, ailem ve çocuklarım vardır. Bana bir miktar dünyalık ihsan buyursun dedi.

Yine biraz gittikten sonra, üçüncü olarak çıplak bir kimseye tesadüf eder. O kimse ise:

Ya Musa, benim için, o çok ihsan eden Cenabı Hak'ka dua ediver. Bana bir, iki akçe kıymetinde bir eski elbise ihsan buyursun ki, onunla sert’i avret edeyim.

Musa (as) münacat mahalline giderek, Cenabı Hak'la görüşme esnasında o üç kişinin ricalarını Cenabı Hak'ka arz eder.

Allah’u Teâlâ (c.c): Ya Musa! Evvelce gördüğün kimseye amcasının kızını takdir ettim, O'nu nikâh etsin. İkinci kimseye de söyle,Filan yerde bir hazine var. Alsın ve ihtiyacına kullansın. Üçüncü kimseye de söyle ki, O'na dünyada zerrece bir şey vermem, diye buyrulmuştur. Musa (as): Ya Rabbi, sır ve hikmeti sana malûmdur. Hiç bir nebi ve mukarreb melek bilmez, o çıplak ve çok muhtaç olan kimseye, zerre kadar bir şey vermemendeki hikmetin nedir? Diye sual edince. Cenabı Hak:

Ya Musa! Her kuluma, dünya ve âhirette birer nasip takdir ettim. O çıplak kimseye de hisse olarak benim muhabbetim düştü. O'na söyle eğer benim muhabbetimi, dünyaya değişirse, O'na o derece dünyalık verilim ki, saymaya bile gücü yetmez, buyurur.

Nihayet Musa (as) dönüp gelerek, o kimselere, emr-i ilâhiyi tebliğ edince, o çıplak kimse, hemen şöyle tazarru ve duada bulunur:

Ya Rabbi, Eğer benim etimi, bıçakla parça, parça etseler, yine de senin muhabbetini benden gideremezler. Bana, dünyadan daha alçak bir şey yoktur.

Hazret (k.s) Uhud gazasında geçen ibret dolu bir hadiseyi Menkıbe olarak anlattı:

Ka'b'ın kızı Nesibe (r.anh) Müslümanlarla birlikte Uhud gazasına iştirak etmişti. Kendi elleri ile hazırla­dığı kaplarla yaralılara su taşırken, Müslümanların bozguna uğrayarak dağıldığını gördü. Bunun üzerine derhal Rasulul­lah Efendimiz (sav) yanına koştu. Atılan ok ve taşlara kendini hedef yaparak bütün gayret ve cesareti ile Rasullullah Efendimizi (sav) korudu. Bu fedakârlığı sırasında atılan ok ve taşlarla on iki yerinden de yaralandı.

Onun bu halini takdim ve takdir eden AIlah Resulü (sav):

“Uhud Harbi günü sağıma soluma baktığımda hep Nesibe (Ümm-i Ümare) 'yi görüyordum. Beni korumak için sava­şıyordu." Buyurarak ondan övgüyle bahsetti.

Böylece dindarlığın verdiği şuurla harplerde gösterdiği kahramanlığından dolayı Rasulullah Efendimiz (sav) methine ve iltifatına mazhar olan Nesibe’nin ismi, ör­nek, Müslüman hanımlardan biri olarak İslam tarihine geçti.

Rasûlullah Efendimiz’e (sav) Bir diğer Muhabbet tezahürü ise:

Peygamber Efendimiz (sav) bir Sohbetinde Sevban (ra) Resulallah’a pek derin Ve dalgın bir surette bakıyordu. Çok ızdıraplı bir hali var­dı. Öyle ki onun bu hali, Âlemlerin Efendisi olan Rasûlullah Efendimizin (sav) dikkatini çek­ti.

Rasûlullah Efendimiz (sav) Sevban’a Merhametle sordular:

" Ya Sevban Nedir bu halin?"

Sevban (r.a) bu iltifat ile muhabbetli sevdalı gönlüyle şöyle dedi:

"Anam, babam ve bu canım sana feda olsun ya Rasulallah! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nurundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır.

Dünyada böyle olunca âhıretde nice olur diye dertleniyorum.

Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hal beni yakıp kavuruyor ey Allah'ın Resulü!" Dedi

Peygamber Efendimiz (sav) Sev­ban ile birlikte ashab-ı kiramdan da zaman, zaman vaki olan bu ve benzeri hicranlı sözlere ve ayrıca kıyamete kadar ge­lecek olan ümmetin muhabbet ve aşk kafilesinin yanık gönül­lerine bir müjdeli açıklamasını. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

Tabi ki, Samimi Muhabbet, İtaat ve Teslimiyet şartı ile. O vefat ettiğinde ashabın hali, üzüntünün son derecesindeydi­. Adeta yanıp erimiş bir mum gibiydi. Zira düşünüyorlardı ki, O'nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönülleri, artık kendisini bu fani dünyada hiç göremeyecekti. İşte bu aşka ve yanışa dayanamayan, Abdullah bin Zeyd (r.a) ellerini yüce Allah’a (c.c)  mahzun bir gönülle açarak:

“İlâhi! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!” Diye yalvardı dua etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu. İşte Azizim bu ve benzeri sevgiyle yoğrulmuş âşıkları inceleyip iyi anlamak lâzımdır.

Hazret-i Peygamber'e ashabın engin aşk ve muhabbeti­ni kelimelerin sınırlı imkânları ile izah etmek mümkün değildir.­ Sayısız misaller deryasından birkaçı da şöyledir:

Rasûlullah Efendimiz’in (sav) Aşkı: Menkıbe:

Resul-i Ekrem’in (sav) aşkıyla yanan gönüller, ziyaret esnasında, O’nun Selâmına karşılık verme ve gül yüzünü görme şerefine ererek, hayatlarının en güzel anlarını yaşamışlardır.

Onlardan birisi de Seyyid Ahmed er-Rufai (k.s) Hazretleridir. Bu güzel insan hacca gider. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Medine’ye, Varlığın Baş Tacı’nın şehrine yönelir. Uzaktan şehir gözükünce devesinden inip, bir ömür boyu hasretiyle gözyaşı döktüğü Sevgilinin huzuruna büyük bir edep ve aşkla yürümeye başlar. Dünyanın en güzel sohbetine katılmak için. Muhabbet ve coşkuyla gelen sahabe gibi Ravza-yı Mutahhara’ya girer.

Başı önünde… Baktığı an, sanki o nur fışkıran Cemal-i Nebi’yi görecek gibi Kabr-i saadete doğru yürür. Kabrin önüne gelince ilan-ı aşk edercesine “Es-Selamu aleyke ya Ceddi!” der. İşte tam o sırada, uzaklardan hasretle ve yüreği aşkla yanarak gelmiş bu zata, hazır bulunanların da duyacağı şekilde Rasûlullah Efendimiz, (sav) mübarek kabrinden “Aleyke’s selâm ya veledi!” Diye karşılık verir. Herkes bu Muhammedi sesle coşmuştur. Rufai Hazretlerinin iştiyakı o kadar artar ki, yüce huzurda diz çökerek:

— Uzakta iken benim yerime, “Varıp toprağını öpsün” diye hep ruhumu gönderiyordum. Şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu Efendim! Uzatın mübarek elinizi öpeyim, diye yalvarır.

Rasûlullah Efendimiz (sav) böyle hasret dolu bir dileğe lütufta bulunmaz mı? O nurani, gül kokan mübarek elini uzatır ve Rufai Hazretleri öpme şerefine nail olur. Orada bulunanlar bu manzara karşısında mest ü hayran olurlar ve cuşa gelenlerin “Allah! Şefaat Ya Rasûlullah!” nidaları semaları doldurur…

Hazret (k.s) Rasûlullah Efendimiz (sav) zamanında geçen önemli bir kıssayı nakletti:

Enes (r.a) anlatıyor:

"Resulallah’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashab, etrafı­nı çevirmişti. Kesilen mübarek saç ve sakal tellerinin tekinin dahi yere düşmemesi için adeta onları kapışıyorlardı. "

Sahabe-i kiram, Hazret-i Peygamber'in hem eşyalarını hem de saç ve sakalının mübarek tellerini Teberrük olarak alırlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır.

(Teberrük: Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermektir.)

Bunun en güzel misali Halid bin Velid’in (r.a) hadisesidir:

Hazret-i Peygamber'in saçlarından aldığı birkaç mübarek teli sa­rığında saklamasıdır. Rivayet olduğuna göre Halid bin Velid (r.a) Yermuk Savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine: Onu arayın diye talimat verdi.

Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Halid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahabe, bu eski sarık üzerinde Hazret-i Halid'in bu ka­dar Israr etmesine hayret etti. Bunun üzerine Halid (r.a) şunları söyledi: " Resulullah Efendimiz (sav) saçlarını kesmişti. Ashap o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içi­ne koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onun­la girdiğim bütün savaşları Allah’ın izniyle zaferle neticelendirdim. Za­ferlerimin sırrı, benim Rasullullah'a olan muhabbetimdir."

İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir örnekle günümüze kadar Peygamber Efendimiz (sav) çok kıymetli ve değerli bir hatıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübarek telleri, cami minberlerinde saklanarak "Sakal-ı şerif" adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olarak gelmektedir.

Yaşanan tatbikatlarda görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (sav) muhabbetin bereketi, yalnız manevi âlemde ortaya çıkmaz. Zahir âlemde de o feyz ve bereketin en güzel örnekleri ortaya çıkar. Bunun en iyi misali Osmanlı Devle­ti'dir. Onlar, devletlerini çoğu kere"Devlet-i Muhammediyye" suretinde adlandırmışlardır. Nitekim Osman­lı Devleti'nin tarihteki diğer İslam devletlerinin hepsinden da­ha uzun ömürlü olması da, devlet erkânının, baş­ka meziyetleri yanında bir de, en önemlisi Haz­ret-i Peygamber’e (sav) saygı ve mu­habbette erişilmez bir zirvede oluşlarıdır.

Osman­lı Devleti'nin Şu tatbikatı bu sevgi ve muhabbetin güzel örnekleridir.

Dünya Müslümanlarının Medine’ye kolayca gidip gelmelerini temin için Hicaz Demiryolu Hattı'nı inşa ettiren II Abdülhamit Han, bu demiryolunun sünnet-i seniyye ye uygun olması için Hazret-i Peygamber'in seyahatlerinde dinlendiği noktalara istasyon yapılmasını emretmiş, böylece demiryollarını bile bir muhabbet akışı içinde Medine’ye ulaştırmıştır. Ve Medine’ye yaklaşık elli kilometre kala ses ve gürültüye sebep olmaması için raylara keçe döşettirmişlerdir.

Ayrıca Osmanlı paşalarından meşhur Medine valisi Fahred­din Paşa, Rasulullah'ın ruhaniyeti rahatsız olur endişesi ile Ravzanın tamirinde vazife alan ustalara, herhangi bir çivi çakmak icap ettiği takdirde mutlaka tahta çekiç kullanılması ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükunetin "ihlal” edilmemesini emretmiştir.Bu hususta onu böylesine bir inceliğe sevk eden hususu.

Cenabı Hakk Kuran’ı kerimde şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Pey­gamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına var­madan amelleriniz boşa gidiverir." (Hucurat- 2)

Dünyada herhangi bir varlığa muhabbet neticesinde insanın zarar görmesi muhtemeldir. Ancak Rasûlullah’a (sav)  muhabbette asla zarar ihtimali yoktur. Dünya ve ahiret saadetinin esası Resulallah’a (sav) olan muhabbete bağlıdır. Hazret-i Peygamber’i (sav) kalbin bütün muhabbet gücü ile sevmek zorunludur.

Bu muhabbete örnek bir zirve teşkil eden Hazret-i Fatıma (r.an), Efendimiz’in  (sav) Ahirete intikalinde içine düştüğü hali şöyle anlatır:

"Fahri Kâinat’ın Ahiret âlemini teşrifi ile üzerime öyle bir musibet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi de­ğişirdi."

Bu bakımdan Resulallah’ın (sav) sevdiklerinden ayrılık ateşiyle tutuşan ve kavuşma hasretiyle kavrulan gönüller, her şeye, içinde bulundukları ya­nıklık ile bakarlar.

Hz. Ebu Bekir (r.a) Ciğer Kebabı:

Bir gün Ashabı Güzin Kâinatın Efendisinin huzuruna gelip Hz. Ebu Bekir’den şikayette bulundular:

— Ya Rasûlullah, Hz. Ebu Bekir bir oda içine girip ciğer kebabı yiyor, biz kokusunu duyuyoruz, fakat bizi davet etmiyor.

Sultanı Enbiya (sav) buyurdular ki:

— Onun bir daha böyle yaptığını görürseniz bana haber verin. Beraber gidip bakalım.

Bir gün yine Hz. Ebu Bekir odaya girdi. Haber verdiler. Resul-i Ekrem hemen kalkıp oraya gitti. İçeri girdiğinde gördü ki ne ateş var ne kebap. Hz. Ebu Bekir’e sordu:

— Ya Ebu Bekir, yalnız başına ciğer kebabı yiyormuşsun doğru mudur?

Ebu Bekir (r.a) de:

— Ya Rasûlullah, hâşâ! Ben ciğer kebabı yemiyorum. Pişen kendi ciğerim, diye cevapladı. Rasûlullah sebebini sorduğunda Hz. Ebu Bekir:

— Ya Habiballah, her an aklıma şu geliyor: Hak Teâlâ bana İslam’ı nasip etti. Habibinin dostu eyledi. Ashab arasında meşhur oldum. Acaba kıyamet gününde halim ne olur? Allah-u Teâlâ’ya bu kadar nimetin şükrünü eda edebilir miyim, diye korktuğumdan ciğerim yanıyor, kebap oluyor, cevabını verdi.

Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a) hakkında ayetler indi. Ashab-ı kiramın Hz. Ebu Bekir’e olan muhabbeti daha da arttı.

Abdullah bin Cübeyr -radıyallahu anh- anlatıyor:

Bir gün Efendimiz -Sallallahu aleyhi ve sellem- bir grup sahabi ile yolda yürürken, onlardan birisi örtü ile Allah Resulü’nü güneşten korumak istedi. Rasûlullah - Sallallahu aleyhi ve sellem-, bir kimsenin kendisine gölgelik yapmakta olduğunu fark edince ona hemen bırakmasını söyledi ve örtüyü alıp yere koydu. Ardından da:

—“Ben de sizin gibi bir insanım!” Buyurdu.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah Resulü -Sallallahu aleyhi ve sellem- bir beşer olmakla birlikte herhangi bir kimse gibi de değildir.Şairin ifade ettiği gibi:

Muhammedun beşerun la kelbeşer. Bel hüve kel yakuti beynel hacer. “Hazreti Muhammed -Sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir beşerdir, lâkin diğer insanlar gibi değildir. Taşların arasında yakut ne ise Allah Resulü de insanlar arasında öyledir.”

Rasûlullah Efendimiz’in (sav) Aşkı:

Resul-i Ekrem’in aşkıyla yanan gönüller, ziyaret esnasında, O’nun selâmına karşılık verme ve gül yüzünü görme şerefine ererek, hayatlarının en güzel anlarını yaşamışlardır.

Onlardan birisi de Seyyid Ahmed er-Rufai (k.s) Hazretleridir. Bu güzel insan hacca gider. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Medine’ye, Varlığın Baş Tacı’nın şehrine yönelir. Uzaktan şehir gözükünce devesinden inip, bir ömür boyu hasretiyle gözyaşı döktüğü Sevgilinin huzuruna büyük bir edep ve aşkla yürümeye başlar. Dünyanın en güzel sohbetine katılmak için. Muhabbet ve coşkuyla gelen sahabe gibi Ravza-yı Mutahhara’ya girer.

Başı önünde… Baktığı an, sanki o nur fışkıran Cemal-i Nebi’yi görecek gibi Kabr-i saadete doğru yürür. Kabrin önüne gelince ilan-ı aşk edercesine “Es-Selamu aleyke ya Ceddi!” der. İşte tam o sırada, uzaklardan hasretle ve yüreği aşkla yanarak gelmiş bu zata, hazır bulunanların da duyacağı şekilde Rasûlullah Efendimiz,(sav) mübarek kabrinden  “Aleyke’s selâm ya veledi!” diye karşılık verir. Herkes bu Muhammedi sesle coşmuştur. Rufai Hazretlerinin iştiyakı o kadar artar ki, yüce huzurda diz çökerek:

— Uzakta iken benim yerime, “Varıp toprağını öpsün” diye hep ruhumu gönderiyordum. Şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu Efendim! Uzatın mübarek elinizi öpeyim, diye yalvarır.

Rasûlullah Efendimiz (sav) böyle hasret dolu bir dileğe lütufta bulunmaz mı?  O nurani, gül kokan mübarek elini uzatır ve Rufai Hazretleri öpme şerefine nail olur. Orada bulunanlar bu manzara karşısında mest ü hayran olurlar ve cuşa gelenlerin “Allah! Şefaat Ya Rasûlullah!” nidaları semaları doldurur…

Öyle ki, Sadatlarımız, bu yanışın harare­ti ile aşklarını şöyle dile getirmişlerdir.

Habibim, senin güzelliğinin tecelli ederek ortaya çıkma­sından dolayı, sana âşık olan;

İlkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş,

Sümbül ateş, toprak ve diken ateş

Bütün âşıkları yakan, o mübarek yüzünün güneş gibi parlak nurudur.

Bu sebeple gönül ateş, kalb ateş, aşkın­la ağlayan şu iki göz ateş!

Bu kadar ateşle aşk şehidini yıkamak mümkün mü?

Ceset ateş, kefen ateş, şehidi yıkayacak tatlı su dahi ateş!

Hazret-i Peygamber’e (sav) mu­habbetin en güzel ve manalı bir şekilde ortaya çıkması ve görülmesi, Peygamber Efendimiz’e (sav) tabi olmaktır.

Cenabı Hakk Kuran’ı kerimde buyuruyor:

"Namazı kılın, zekâtı verin Peygamber’e itaat edin; umulur ki, merhamet görürsü­nüz." (Nur, 56)

Diğer taraftan "Seven, sevdiğinin her şeyini sever." düs­turunca Hazret-i Peygamber’e (sav) bütün hal ve hareketlerinde tabi olmak şarttır.

Bu husustaki aşk, muhabbet ve tabi olma, Cenabı Hakk'a muhabbetin esasını oluşturur.

Allah (c.c) ve Rasulullah (sav) sevgisinin dışındaki her sevgi iddiası, Kur'an ve sünnet yolunda geçersiz kılınmıştır. Ve Cenabı Allah’ın (c.c) muhabbetine ulaşabilmenin yegâne tek yolu, Resulallah’a (sav) muhabbet ile noktalanmıştır.

İbadetteki ruhaniyet,

Muamelattaki zarafet (bütün hallerinde zariflik) ,

Ahlaktaki ne­zaket,

Gönüldeki letafet (yumuşaklık),

Simalardaki nur-i Melahat (Yüz güzelliği) ,

Lisanlar­daki selaset (güzel ifade),

Duygulardaki incelik,

Nazarlardaki (bakışlardaki) derinlik,

vel­hasıl bütün bu güzellikler. O Varlık Nuru olan, Peygamber Efendimiz’e (sav) muhabbetten kalplere akseden parıltılardır.

Dolayısıyla Allah Resulü’ne (sav) muhabbet, Allah (c.c) muhabbetine doğru giden yolda insanın yükselebileceği en büyük zirvedir.Çünkü Allah’u Teala, idrak ve izanlar da dâhil bütün yaratılmışların kabiliyetlerine bir hudut tayin et­miştir. Zat-ı ilahisi ise, bu hududun ötesinde, ötesinin de öte­sinde, ötesinin de ötesindedir. Bu durumu anlayabilmemiz için Allah (c.c)  ve Resulüne (sav) tam teslim olmak lazımdır.

Hazret (k.s) Evliyaullaha ve Bütün Ehl-i İmana Muhabbet’i şöyle açıkladı.

Allah’u Teâlâ Kuran’ı Kerimde şöyle buyurur:

«Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resulüdür ve iman edenlerdir. Onlar ki, Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı (dosdoğru) kılar, zekâtı verirler.» (Maide- 55)

Ayet-i kerimede müminlerin kimleri dost edinip muhab­bet göstereceği aşikârdır:

1- Allah’u Teâlâ,

2- Allah Resulü (sav)

3- Allah'a Teslim' olanlar; Salih kullar ve bütün ehl-i iman.

Muhabbetin Allah'a yöneltilmesi, önce Resulullah’ı (sav) nurunu ve varlığını, sonra Hakk dostlarını, daha sonra da genişleyerek Allah ka­tında makbul her varlığı, Allah (c.c) katındaki makbul olma derecelerine göre sev­meyi icap ettirir. İşte Allah'a yönelişte böyle bir muhabbet da­iresi, ruhlara bir şifa ve rahmet kaynağıdır. Bu dairenin dışın­da kalan muhabbetler ise, makbul değildir. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber’e (sav) ve Resulallah’ın (sav) varisleri olan evliyaullaha muhabbette bereket, buğzda ise dünya ve ahirette pişmanlık vardır.

Bir hadis-i kutside Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:

“Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim.”

Cenab-ı Hakk Kuran’ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurur:

«Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.» (Fetih, 29)

Buyurması, her müminin dikkat edeceği bir husustur.

Peygamber Efendimiz (sav) güzel ahlakı şöyle buyurmuşlardır:

"Gelmeyene gitmen, vermeyene vermen, sana kötülük edeni af etmendir." şeklinde tarif edilme­si de müminlere bir yön gösterir.

Buna göre müminler, birbirleriyle münasebetlerinde asla bu merhamet ve muhabbet dairesinden çıkmamalıdır. Zira Allah'ı sevme ve O'na yakınlık elde edebilmenin yolu bu­dur. Nitekim büyük evliyaullahın Hakk katındaki fazilet ve kıyme­tleri de, diğer güzel ahlak ve kullukları yanında bir de bu husustan, yani onların bütün mahlûkata şefkat nazarıyla, merhamet ve muhabbetle yaklaşmasından gelmektedir. Onun içindir ki, ayet-i kerimede Salihlerle beraber olmak emredilmiş ve onlara Peygamber varisi olma şerefi bahşedilmiştir.

Bundan dolayı bir kul, Resul-i Ekrem’in (sav) hakikati ve nurundan bir Allah dostu vasıtasıyla nasip alsa, bu nasip Resûlüllah’dan olduğu için bizzat Hazret-i Pey­gamber’den (sav) alınmış gibidir. “Tıp­kı bir mumdan bir başka mumun yakılması gibidir. Kandilleri yakan ve onlar vasıtasıyla etrafı aydınlatan alev, aynı alev" dir. Kul, bu kandillerin en sonuncusuyla da aydınlansa, o ışık, ilk ışıkla parıldadığından daima ilk kaynağı aksettirir. Do­layısıyla bir kimse, bir başkasında ışıldayan ilahi güzelliğe is­ter bilerek, ister bilmeyerek kendisini kaptırsın, hakikatte hay­ran ve âşık olduğu güzellik, Allah’u Teala'nın güzelliğidir ve Allah’ın varlıklarda ve insanlardaki harikulade yansımasıdır. Hiç şüphe­siz bu yansımanın en büyük tecellisi de. Peygamber Efendimizde (sav) zuhur etmiştir. Bu itibarla Rasulullah (sav) kulu, Cenab-ı Hakk'a götüren yegâne tek rahmet ve kavuşma köprüsüdür.

Dolayısıyla bu şerefli köprünün sadık yolcuları olan ehlullah, yani Hakk dostlarının gönülleri, nisan yağmuru damla­larından iri inciler peyda eden sedefler gibidir. Kendilerine muhabbet gösteren nice ham gönülleri Allah'ın lütfu ile birer iri inci sedef; yapmaktan uzak kalmazlar. Yeter ki talipler, bu sedefte saklanacak yağmur damlasını idrak edebilsin!

Hazret (ks) bu konuyla ilgili Sözün Yalanına isimli Menkıbeyi nakletti:

Bir gün Tebriz'de bir Yahudi, Mevlâna hazretlerine gelerek: Müjde ya Mevlâna, Şems geliyor!  Mevlâna Hz, bu müjde üzerine elinde ne var ne yoksa bu Yahudi’ye hediye eder. Biraz sonra başka biri Mevlâna Hz. ne gelerek: Yahudi seni  aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Şems var, ne bir şey var, gelen giden yok. Yahudi  seni aldattı.

Mevlâna Hz:  Biliyorum, ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı  vermem lazımdı. Demiş.

Dostluk Büyüklerin dostluğu, dostluğun böyle olması gerekir.

Hazret (ks) Mecnun ile Leyla’nın aşkı adlı Menkıbeyi anlattı:

Mecnun Leyla’yı çok seviyordu. Bu durumu bilen Leyla Mecnunun durumuna çok acıdı ve Mecnunla konuşmaya karar verdi. Yollara düşerek Mecnunu aramaya başladı. Nihayet Leyla mecnunun yanına geldi. Leyla’nın gölgesi mecnunun üzerine düştü. Mecnun başını kaldırdı Leyla’nın yüzüne baktı ve dedi ki: Kimsin sen?  Leyla: Aşk elinden halin nedir.  Mecnun cevaben: Halimden sana ne? Git yanıma gelme. Yoksa sende benim gibi deli olursun. Yâd mısın, Biliş misin? Ben seni bilemedim. Dedi Leyla: Şu Leyla diye istediğim benim. Beni niçin bilemezsin dedi. Mecnun: Var ki âlem bana hep Leyla oldu. Benim gönlüm Leylalar ile doldu. Eğer sen Leyla isen ya bendeki bu Leyla nedir. Ben Leyla, Leyla derken Mevlâ’yı buldum. Elhamdülillâh.

Sen şehvetine aşk adını takmışsın.

Hâlbuki şehvet başka, aşk başka anlayıştır. Hz Mevlana (ks).

Azizim: İnsan da akıl, hased, vehim, hayal gibi sıfatlar vardır. Bunlar mahvolabilir. İnsana bazen namaz esnasında bir şey vaki olur, o kimse kendinden geçer. Hak âşıklarına ve Allah dostlarına bu husus çok defa vaki olmuştur. Kendilerine geldiklerinde abdest yeniler ve namazlarını tamamlarlar. Zikir ruha yetişip orada aşk galebe çaldıktan sonra insanın beşeri sıfatının bu uğurda fani olmasının alametini beyan edeyim, ta ki her bağırmayı zikir sanmayasın. Her düşüp yatmayı fena görmeyesin. Çünkü bazıları vardır ki her şeyi zikir zanneder. Hâlbuki onların zikir dediklerinin zikirle uzaktan yakından hiçbir ilgi ve alakası yoktur. Bazıları da her düşüp kalkmayı fena zanneder, bu da hatalıdır. Aklını başına al her hayale aldanma. Bu yolda hayaller pek çok görülür, niceleri bu hayallerin ardından giderler ve kıymetli ömürlerini heder ederler.

Hazret (ks) Konuyla ilgili sohbetinde şöyle dua etti:

Azizim Cenabı Hakk, bize büyük bir lütuf olarak kendisinin, Habibinin ve sevdiklerinin muhabbetini ihsan buyursun!

Ahirette beraatımıza sebep olacak Salih amel sahibi olmayı ve kalplerimizi Allah (c.c) ve Resulünün (sav) muhabbeti ile doldurmasını ve son nefeste iman aşkı ile emanetini bu hal üzere almasını Cenabı Allah’tan (c.c) niyaz ederiz. Âmin. VEL HAMDÜLİLLAHİ RABBİL ÂLEMİN

«Hamd ancak Allah’a mahsustur. Her halde Âlemlerin Rabbi olan Allah’a Hamd (şükür) olsun»

Hazret (ks) bu konuyla ilgili bir menkıbe anlattı:

Rasulullah Efendimiz (sav) ashabına vaaz ederken mescit direklerinden bir hurma kütüğüne dayanır, öyle sohbet ederdi. Bu hurma kütüğü de kendisine Hazreti Peygamber’in (sav) yaslandığını duyar ve mesut olurdu. Gün geldi, mescit de sohbet dinleyen ashab o kadar çoğaldı ki, sahabelerin mühim bir kısmı, kalabalıktan Rasulullah (sav) mübarek yüzünü göremez oldular ve:

Ya Rasulullah Bizler mescit hayli kalabalık olduğundan mübarek yüzünü göremiyoruz diye haklı olarak şikâyette bulundular. Hazreti Peygamberden (sav) mescide bir minber yapılmasını ve Rasulullah Efendimizin bu minbere çıkarak hutbesini irad etmesini talep ettiler. Bunun üzerine mescide bir minber yapıldı. Rasulullah Efendimiz (sav) artık bu minbere çıkarak sohbet edecekti. Fakat Peygamberimizin (sav) bu yeni minbere ilk çıkışında mucizevî bir hadise oldu. Âlemlerin Efendisinin kendisine yaslandığı hurma direği, bir insan gibi feryat edip inlemeye başladı. Bu öyle bir seslenişti ki, o sohbet meclisinde bulunan bütün müminler bu feryadı duydular. Bütün ashab, kuru bir hurma ağacının böyle yanık bir sesle ızdırabını ifade etmesi karşısında hayret ve dehşet için de kaldılar.

Hazreti Peygamber (sav) minberden indi ve mübarek elleriyle hurma kütüğünü okşayarak:

Ey Hurma kütüğü, ne istiyorsun, bu feryadın niçin, nedir bu halin diye derin bir anlayışla sordu.

Hurma kütüğü kendi hal lisanı ile konuşmaya başladı ve sıcak gözyaşları ile dedi ki:

Ya Resulallah! Senin hicranın beni yaktıkça yaktı. İçime tarifsiz bir gam, keder ve hasret doldu. Daha evvel hutbe vakitlerinde senin dayandığın o talihli ve mesut direk bendim. Şimdi ise beni terk ettin, bir minbere yükseldin. Şimdi senin dayanağın o minberdir. Fakat ey Allah’ın Resulü! Lütfen ve merhameten bana hak ver, dünyada hangi varlık senin bu ayrılığına tahammül edebilir?

Resulullah Efendimiz (sav) hurma kütüğünün bu derin muhabbet dolu feryadı karşısında onu teselli etmek için şöyle buyurdu: Ey Hurma kütüğü; Mademki feryadın bu ayrılık acısındandır, dile benden ne dilersen! İster misin Allah’a yalvarayım da; seni doğunun ve batının büyün insanlarına meyve yetiştiren yemyeşil, dipdiri bir ağaç yapsın? Yahut seni bir cennet fidanı, cennette seni bir selvi fidanı yapsın ki, sonsuzluğa kadar, en güzel, en taze vücutlar gibi genç kalasın!

Bu iltifata mazhar olan hurma kütüğü, Resulullah (sav) den yakıcı ve kavurucu aşkından ötürü şu talepte bulundu:

Ya Rasullullah ikisini de istemem; tek arzum sende fani olmak, bunun için de beni gömüp yok etmen, beni bu fani vücudumdan kurtarmandır. Çünkü bir ağaç ne kadar taze ve güzel olursa olsun gıdasını güneşten ve sudan alır. Hâlbuki benim hayatım, senin nuraniye tinin nuruyla beslendi. Sana destek olmanın, senin hararetinle ısınmanın, sende yanıp kavrulmanın lezzetini tattım ben artık bu hoş ve tatlı hazdan ayrılamam daima baki olanı isterim. Beni öylesine göm ve yok etki, sende, senin biricik nurun içinde dirilip ebedi olayım.

Allah Resulü (sav) o hurma kütüğünü toprağa gömdürdü. Ta ki kıyamet gününde insan gibi dirilsin!

Sadatlarımız bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

Şunu bilesin ki, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu kul, cihanın gelip geçici sevdalarını umursamadan yüzünü asıl maksudu olan Allah’a döndürür. Ey Gafil! Muhabbetin hakikatini bir ağaçtan duy ve ibret al. Kendini vücut ve dünya heveslerine mahkûm etme! Gerçek saadetin ve mevkilerin en yücesini, vücutlar ötesinde ve onların son bulduğu yerde olduğunu bil. Bil ki gerçek saadet fani vücudun hilelerinden kurtulup ilahi vuslata tabi olmaktır. O hurma ağacı Resulullah (sav) kendisini toprağa gömdürdü ki, fani vücudundan kurtulsun; da kıyamet gününde ilahi rahmete mazhar olan bir insan gibi dirisin ve maksudun da fani olsun. İbrettir ki bir hurma ağacı Hz Peygamber (sav) şefaatine mazhar olabiliyor. Onun gönlünde mekân tutuyor, bu geçici dünyaya aldanmayıp kâmil insan gibi olgunlaşıyor. Duası makbul oluyor. Nebatattan bir cisimken, nice insanların ulaşamadığı manevi bir rütbeye ulaşıyor. Bundan ibret almak lazımdır. Vesselam.

Aşk, Allah’u Teâlâ’nın öyle bir ikramıdır ki,

Onu herkese değil, ancak dilediği kimselere verir.

Kul, aşkını arttırmak istedikçe, artırılır. Erişmek istediği zevklerden daha fazlası kendisine verilir. Bu suretle talebede nice keşifler ve fetihler meydana gelir. Yakınlık yaygısı üzerine oturtulan bu talebeye, Allah’a yakınlık elbisesi giydirilir ve üzeri donatılır. O kimse bundan sonra ilim ve hikmetlerin yenisini ve hakikatlerin özünü yakalar.

Muhabbet, Cenabı Hakkın celalinin kemali kutsiyeti ve cemalini( ululuğunun) nuraniyeti ile keşfolunan sevgilinin, kalbine doğması ve yerleşmesidir.

Allah muhabbetini kazanan kimse,

Cenâb-ı Hak, kullarından kime muhabbet verdi ise, o kulunun kalp gözünü genişletir. Allah kalbin, içini arıtıp, durultup dostluğa ehil yapar. Kalbine ve kalıbına aşk vasıtasız olur. Bazılarına melekler, âlim ve arifler ile Allah’u Teala’ya yakınlığı olan kimseler vasıtasıyla sunulur. Böyle kimselerin artık hiçbir zevk ve iltifata ihtiyacı kalmaz.

İyice bilinmelidir ki, aşkı ve ondan hâsıl olan sevgiyi yaşamaya, ancak Cenab-ı Hakkın hususî surette seçtiği kulları nail olur.

Bu durumda salik devamlı huzur devamlı ibadet halindedir. Bu makamda, mukadderatın zahmet ve meşakkatli imtihanına rağmen, sabır ve sükûnet gösterir, birtakım tecellileri perdesiz temaşa eder. Gerçekten ayrılık ve uyanıklık bu hâlin arkasından gelir. Orada salikin nazarı alabildiğine genişler. İrfan bilgisi artar da ilmin bütün hikmetlerine vâkıf olur. Manevî hayatındaki geceyi, bu makamda tevhit ışığı ile aydınlatır, gündüze çevrilen hakikî kalp güneşi ile nur’a boğar.

“Cenab-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerimde buyurduğu gibi:

«Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah'a ve Peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah'tan yana olanlardır.                       İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah'tan yana olanlardır.» (Mücadele–22)

Bir kimse Allah’ı (c.c) sever ve sevdiklerini de Allah (c.c) için severse, o kimsenin veliliği tamamdır. Seven kimse, gerçekte Allah’tan başka kalbinde sultan bulunmayan kimsedir, seven, sevgilisinin arzusundan başka bir arzu ya da kalbinde başka bir sevgiye yer vermez. Sevgilisine vereceği sermayesi canıdır. Bu duruma gelen salikin velayeti tamamlanır. Kendisine yapılacak ikramda

Allah’ın (c.c) cemaline ulaşmaktır.

Allah’u Teala ya dostluk iddiasında bulunan bir veli, kendisine Allah için ölmesi icap ettiğinde derhal canını seve, seve verir. Allah (c.c), kendisinden başka kimseyi, sevmeyenleri sever. Aynı zamanda nefsanî arzularını değil, cemalini seven ve isteyenleri ister ve sever. Gerçek muhabbetin zevkine eren kimse, Allah’tan (c.c) başka hiçbir şeyi sevemez.

Aşağıda ismi geçen kimseleri Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) sevgisinden başka bir şey değildir.

Rasulullah (sav) efendimiz,  Hz Ebûbekir Sıddık (ra),  Hz Ömer (ra), Hz Osman (ra),  Hz Ali (krv), Sahabe, Tabiin, veliler, Allah’ın (c.c) sevgisine vesile olan Âlimler, Şehitler ve Salihlerdir.

Allah (c.c.) için sevmek ve Allah (c.c.) için buğz etmek esasına uymak lazımdır.

Esasında sevgi, büyük mürşidi Kamillere, hidayet ehli büyük âlimlere, bunlardan hayatta olanlara veya daha önceden vefat etmiş bulunanlara olursa, bu sevgi Allah (c.c) sevgisine vesile olacağı için makbul ve muteberdir,( Allah (c.c) cümlesinden razı olsun.)

Hazret (ks) bu konuyla ilgili bir Menkıbe anlattı:

"ALLAH’TAN KORK, MÜHRÜMÜ BOZMA!   (ALLAH’IN RIZASINI KAZANMAK)

Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura maruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.

İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çaresi olabilir. O da, Rabbimizin rızası için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçi yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.

Bu sebeple biri der ki: Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızan için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!

Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.

İkincisi de şöyle der:

Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup dua etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.

Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.

Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle dua eder:

Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, birçok aile açlık belâsına maruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan ailesi için benden yiyecek bir şeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çaresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime razı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:

Ey elinde imkân olan adam! Allah’tan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!

Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi masum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:

Haydi, gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.

Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızan için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.

Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.

Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.

Hazret (ks) bu sohbetinde konu ile ilgili şu tavsiyelerde bulundu:

Allah’ın (c.c) düşmanlarını dost edinmeyiniz. Allah’ın (c.c) düşmanı bizimde düşmanımızdır. Düşmanınızla oturup kalkmayın. Muhabbet beslemeyin. Yoksa onlar gibi olursunuz.

Allah’ın (c.c) sevdiği kulları ile beraber olun.

Muhabbet, sevgiden hâsıl olup kalbe gelen bir sırdır. Muhabbet ehli, kalbinde Allah sevgisi bulunandan başkası ile ilgisini keser.

Sevgilinin, Allah’tan başkalarını sevmeyi istemeyişi, Allah’a olan sevgisinin işaretidir. Her şeyin doğru ve isabetlisini, en iyi bilen ancak Allah’tır (c.c). Vesselam.

Cenab-ı Hakk Kuran’ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurur:

«De ki Allah’ı (c.c) seviyorsanız bana uyun, Allah’ta (c.c) sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın, Allah (c.c) Gafur dur, Rahim’ dir.» ( Al-i İmran: 31)

Ayeti, mealen bize şöyle demektedir. “ Allah’a (c.c) imanınız varsa, elbette Allah’ı (c.c) seveceksiniz. Madem Allah’ı (c.c) seversiniz. Allah’ın (c.c) sevdiği tarzı seveceksiniz. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemektir. O’na uymaktır. Ne vakit ona uyarsanız Allah da sizi sevecek.” İnsanın en mühim maksadı kâinata gönderiliş gayesi, Allah’ı bilmek, tanımak ve sevmektir.

Eğer insan kendisine verilen muhabbet duygusunu fani olan dünyaya, paraya, evlada, makama hülasa geçici olan şeylere verirse, muhabbet hüzne ve sükût-u hayale dönüşür acılaşır. Eğer o muhabbet Baki olan Allah’a verilirse o zaman ebediyet kazanır. Kâinatta olan şeylerin asıllarını, Cennette bulacağını bütün sevdiklerinin orada bulacağını bilmesiyle lezzet alır. En büyük lezzeti ve muhabbeti ise, Cemallullah’ı görmekle elde eder. Çünkü dünya hayatının bin günü, Cennet hayatının bir gününe, Cennet hayatının bin günü, Allah’ı (c.c) bir an görmenin değerinde değildir.

Öyleyse insan muhabbet duygusunu, fani şeylere değil, baki neticeler verecek şeylere vermelidir. Muhabbetullah, sünnete uymayı gerektirir. Çünkü Allah’ı (c.c) sevmek Allah’ın (c.c) rızasına uygun yaşamaktır. Rızası ise en mükemmel bir surette Resulallah’ın (sav) hareket ve davranışlarına tezahür etmektedir. Resulallah’ın (sav) sünnetine uymak bahtiyarlıktır.

« Ya Rabbi bana Kendi sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve beni Senin sevgine yaklaştıracakların sevgisini ihsan eyle ve Kendi sevgini bana, hararetten, susuzluktan yananların soğuk suya kavuşmasını istemelerinden sevgili kıl

Azrail (as) İbrahim’in (a.s) canını almaya geldi.

İbrahim (a.s): Dostun dostunun canını aldığını hiç gördün mü? Dedi. Vahiy gelip:

Dostun dosta kavuşmak istemediğini hiç gördün mü? Buyruldu.

İbrahim (a.s) bunu duyunca: “ şimdi canımı al buna razıyım, dedi.”

Allah’u Teala Kuran’ı Kerimde şöyle buyurur:

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.(Maide–54)

Peygamber Efendimiz (sav) bazı hadisi şeriflerinde söyle buyurmuştur.

«Kul, Allah’ı (c.c) ve Resulünü (s.a.v): çoluk çocuğundan, malından ve bütün mahlûkattan çok sevdikçe mümin olamaz.”H.Ş

«Allah (c.c) ve Resulünü (s.av), her şeyinden çok sevmeyenin imanı sağlam, değildir.” H.Ş

«Kıyamette herkes sevdiği ile beraber olur.» H.Ş

«Dünyadan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün nuru namaz.”» H.Ş

« Ruhların birbiri ile tanışıklığı, yakınlığı ve uzaklığı ile aslında aşina olurlarsa, birbirine ülfet ederler.» H.Ş

« Allah’ı (c.c) bütün kalbiyle seven bir kimseyi görmek isterseniz, Huzeyfe’nin kölesi Salim’e bakınız.» H.Ş

«Ya Rabbi! Senden Seni görmek şevkini ve zatına bakmak lezzetini istiyorum.» H.Ş

«Allah (c.c) buyuruyor ki; iyi kimselerin beni görmek için olan şevkleri, arzuları uzadı. Ben onları, onların beni istemelerinden daha çok istiyorum.» H.Ş

« Dünyaya muhabbet, her hatanın başıdır.» H.Ş

« Bir kimse hangi kavmi severse Cenab-ı Hak onu sevdiği kavim zümresinde Haşr eder.» H.Ş

« Muhabbet, marifetin esasıdır. İffet gerçeğe ermenin alâmetidir. Gerçeğe ermenin sermayesi de takvadır.» H.Ş

« Her kim sevdiğini Allah (c.c) rızası için sever, buğz ettiğini Allah (c.c) rızasını gözeterek buğz ederse, verdiğini Allah (c.c) rızasını gözeterek verir, vermediğini de Allah (c.c) rızasını gözeterek vermezse, kâmil imanı elde etmiş olur.» H.Ş

« Allah (c.c) için sevişen iki kardeş, buluştukları zaman, biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman ik